16 Aralık 2019 Pazartesi

Düş Değil, Yolculuk

aslında önce evleri sevmeye giderdi sesin
caddeleri sokak gibi sevmeye giderdi sesin
giderdin! ödü kopardı bütün eşyanın

sonra kuyu kuyu dolaştığım mahcup sular söyledi
yüzünüze güller
üzgün evler bozuk rüyalar
aslında bana herkesin uzağı var dendi
herkesin uzak adında bir masalı
inandım
dedim mutlaka masaldır bazıları..

Kış Kahrı Seyyidhan Kömürcü

Sana senden başka kimse yardım edemez. Sen istesen de edemez, sen kadar.

Bir kitaptan alıntı değil bu satırlar. Ya da  bir yazarın vakti zamanında gönlünden mürekkebine dökülenler. Değil.

Şöyle bir okuyunca bunu da bilmeyen var mıymış diyebilirsiniz. Öyle tabi muhakkak, kim bilmez ki. Çokta zor bir anekdot gibi durmuyor. Lakin söylerken daha da kolay sanıyoruz biz. Teoride bir çok şey kolaydır değil mi?
Pratikte ise..

Şimdi kendime yardım etmek için, evet yalnızca bunun için bir yolculuğa çıkacağım..

Henüz dünyaya gelmemiştim, babam ve kardeşleri büyükçe bahçesi olan o evde yaşarlarken. Benden önceki torunlar evi tasvir ediyorlar, anılarını anlatıyorlardı. Büyük kuzenler, bir de ablalarım. Dinleye dinleye ezberlemiş olacağım. Büyüklerin söyledikleri bu. Ezberim hiç iyi olmadı, ne yazık ki yanılıyorlar. Bir tasvir de benden geldi hemen. Ufak bir havuz var bahçede ve evin etrafı üzerinden zıplayabileceğimiz yükseklikte duvarlarla çevrili. Bahçede bir de küçük kuzu. Öyle yaşar gibi anlatıyorum, sanki o havuza girmişim biraz önce, o kuzuyu sevmişim, duvarların üzerinde zıplamışım bir oraya bir buraya. Düşmüşüm bile duvardan soyulmuş dirseklerim, dizlerim. Herkes inanmadı tabi, bir kaçı sorguladı yalnızca. Kuşku düştü bir kere içlerine. Doğum tarihimden o evi hiç görmediğim anlaşıldı sonra. Öyle görmüş, öyle yaşamış gibi anlatmışım ki hala gözlerimin önünde ev. Sanki hala o bahçedeyim ben. Bir de içlerine şüphe sokuyorum her o ev konuşulduğu vakit. Nasıl seviniyorum işte tam da o an görün beni.

İçine hiç doğmadığım o eve duyduğum özlemi de alıp yanıma yolculuğa devam ediyorum. Kendime yardım edebilmek için yalnızca bunun için devam etmeliyim. Oysa kim inkar edebilir, benim o evin bahçesinde, elmas sandığım avizenin kırılmış parçalarıyla oyunlar oynadığımı. Hatta onları parlatıp kırmızı kazağımın koluyla,  kıymetli bir hazine gibi saklayışımı. Kim inkar edebilir.

Yağmurların şiddetli yağdığı bir zamandı. Ben evin bahçesinde elmas taşlarla oynardım. Çamurlar ve avizenin parçaları. Yağmurlar, çamurlar ve elmaslarımdı benim o parçalar. Çamura bulanırlardı ona rağmen eksilmezdi değerleri. Korkunç yağmur, korkunç kar vardı. Romantik gelmiyordu demek ki. Yoksa neden korkunç diyeyim. Niye korkayım. Şimdilerde kar da yağmur da sevindiriyor pek çok insanı. Şimdi bu yolculukta yağan yağmurun perişanlığı da beraberinde getirdiğini, karın ise dayanılmaz 4 ay süren çilesini anlatmayacağım. Ülkemin bir yerlerinde hala yaşanan olayları ben 28 yıl önce yaşadım demek hicap duymama sebep olur yalnızca. Yolculuğumda anlamını yitirir böylece. Bunu yapmamalıyım. Kendime yardım etmek için çıktığım bu yolculukta buna yer yok.

Kendime ne yapsam da yardım edemiyordum. Edemedim. Bir insandan gelmesi muhtemel zararı kendime yine hep kendim veriyordum. Verdim. Hiç değişmeyendi bu.
Yolculuğum tamamlanmadan sona eriyordu. Erdi. Hep mi mutsuz bitiyordu yolculuklar, anlatılmayan masallar gibi. Anlatılsa mutlu bitecek masallar.  Dinlemediğim masallar, çıkmadığım yolculuklar, yolun yarısından döndüğüm yollar.
Yolculuğumun bir yanından tutmak istedim. Bir ucundan. Çare olabileceğini düşünüp, tutup kaldırıp istediğim yere koyabilirim sandım. Tamamlanmış sayabilirdim gibi. Yavru kumru bir iki kanat çırpma da süzülmüştü göğe. Kırık kiremitlerin üzerinde bir iki defa zıplamasını da mazur görelim. O kusur dahi değil.

Benim kanatlarım yok muydu? Kendini kuş sanan bir sürüngen miydim yoksa? Bunca yuvayı terk etme isteği, kanat çırpma çabaları boşuna mıydı dersiniz.

13 Ekim 2019 Pazar

Hacer'e, Uğurlama.


Her şeyi ve herkesi unutup Hacer'i yazma isteği bitmiyordu..


Sanki bir yerden tanıyor gibiydim, ilk görüşümde bile. Evlendi derler de hemen arkasına çoluk çocuğa karıştı ya, unutulur mu o ilk gençlik yılları.
Hoş evlendiğini göremedim. Düğün ertesine denk geliyor tanışıklığımız.

Günlerden bir haftasonu pazarının sabahında, dershanede sınav olacağını bildiren bir mesaj aldım. Onay verip geleceğimi bildirdim. Parasızlıktan iflahımın kesildiği günler. Onay vermeyip de ne yapacaktım. Cumartesi akşamı mesaj geldikten sonra sabaha çabuk vardık. 6'da uyanıp sabah koşusunu bir saat erkene almış olmanın verdiği sersemlikle koşulacak mesafeyi 45 dakikada bitirdim. Köşe başındaki büfeden günlük rutinim karton bardakta demli çayımı alıp içmeye koyuldum. İkinci bardak elimde, içmeye pek gönüllüydüm ki kıyamet koptu. Bir gürültü ki sorma, cam parçaları olduğu gibi yerde.
Ardından uzunca bir tahta sopa yere indi. Kafamı kaldırıp nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama polisler şeriti çektiler hemen. Ben şu binada oturuyorum dememe rağmen sokağa giremedim. Şangırtı koptu ama sonrası için fazla sessizdi sokak. Bağırış çağırış yoktu. O sırada boşa çıkan ikinci karton bardağımı da hemen dibimdeki çöp kutusuna atacakken bir kadın bağırıverdi. Sonra giderek kısıldı sesi. Kadın polisler kollarındaydı gördüğüm. Herhalde ağzını kapadılar, göremedim orasını. Üç beş polis yan yana duruverince görememem doğal. Ama Hacer'i gördüm. İlk karşılaşma. Gençti genç daha 20'sinde anca. Polisin Hacer'i götürdüğü gün, tam da götürmeden önce Esma'ya hamile kaldığını öğrenmiş Hacer, öğrenmiş öğrenmesine de evdeki kabadayı durur mu basmış ağza alınmayacak küfürleri. Adını Esma koyacağım dediğini duyunca Hacer'in, iyice dellenmiş. Hemen arkasına sokağa çıkmasına da karışınca kavga gürültü ve sonunda durulmuş öfkesi dinince. Gerisin geri balkona geçiyormuş o anda. Bu defa da Hacerinkiler gelmiş. Sakinleşmesi ise durduk yere olmaz. Bir küçük kıyamet koparacak ki içi soğusun. Tahta sopayı bir iki savurunca pencereye şangırtı koptu ya. Arkasına Muro deliriyor. Hacer durur mu? Doğuracağım ulan Funda ablanın gece çıktığı gazinoya bile götüreceğim doğsun hele bir diyor.

Bunları biz duymadık tabi. Hacer sonraları eskilere gidince her birini hatırlar anlatıverirdi.

20'sinde anca vardı Hacer. Esma, Çağlar yokkendi. Mahalleye baktığımda o günleri hatırlatan pek bir şey yok şimdi. Esma var, Çağlar var ama mahalle eski mahalle değil. Bir kaç iyi ki dışında pek mutlu eden şey yok bizi. Hacer 20'sindeydi dedim ya, ne de çok dedim bunu. Kabadayı evde olsun olmasın fark etmez binadan bir çıkardı. Evelallah bakan dönüp bir daha bakar, tanıyanlar Hacer diye seslenir, tanımayanlar ismini duydukları için bu kadının, kendilerini şanslı hissederlerdi eminim. İşte şu sıralar tek emin olduğum şey bu olsa gerek.

Oh olsun diyordu bazen de. Kırmızı ya da sarı rengi üzerinde taşıdığı günlerde. En vazgeçilmezi ise etekti. Savura savura döner kendi etrafında oh olsun hem de bin kere oh derdi.

Tanıdığımda onu, sözün özü 20'sindeydi Hacer.
Hepi topu 20'sinde.

Kavga pencerenin kırılmasıyla son buluyor demek isterdim. Ne yazık ki anlık bir son bulmaydı bu, gerçekte 14 yıl boyunca devam eden.


23 Ağustos 2019 Cuma

HACER

"Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan."
                                                                         Ahmet Erhan


Hacer ile bu eve taşındıktan üç gün sonra tanıştık. Karanlık olsun istediğim odanın kalın perdelerini takarken, karşı evin göz hizamdaki penceresine yapışmış bir kadındı gördüğüm.

Hacer.

Elleri pencereye yapışıyordu. Saniyeler içinde biri tarafından çekiliyor, perde arasından tekrar uzanıyor yumruklar savuruyordu bu defa. Pür dikkat izleyişim bir dakika sürmedi. Merdivenleri koşarak indim ve karşı binaya girip üçüncü kata çıktım. İki ufak çocuk dairenin kapısını açmış feryat figan bağırıyorlar. Çocukları evden kucaklayıp çıkardığımı hatırlıyorum. Hemen sonra eve girip yumruğuyla pencereyi kıran Hacer'i kaptığım gibi hastaneye. Kolu sargıyla sarıldı gördüğüm, dikişte atıldı tabi iyice ilgilendiler ama Hacer durur mu hemence çıktık hastane önüne. Öfkeden kudurmuyor mu? Bir baktım bana döndü. Gelmeseydin keşke demez mi, camın kırılan parçasıyla az daha doğrayacaktım Muro'yu demez mi?

Yetiştim yetişmesine de o gün. Fakat ne ilkmiş, ne de sonmuş.

Hafta sonuna nazaran hafta içi gecelerimiz sakin geçiyordu. Çocuklar geç uyurlardı çoğu akşam, yine de Muro'nun gelişini duymazlardı. Geç dediğimiz, yeni gün gelmeye yakın. Derim ki şimdi ben, yeni güne geçince gelen babalar beklenilen gün gelmemiş oluyorlar. Çocukları için gecesini gündüzüne katan bir babaymış Muro. Laf gelimi öyle övermiş kendini. Hiç kimse övmediğinden olsa gerek.

Perşembe günleri öğleden sonra evde olduğumu bilir, bordo ojeyi ve Çağlar'ı alıp yanıma gelirdi. Esmer uzun parmaklarına yalnızca bordo ojeyi yakıştırırdı Hacer.
Kapıya düzensiz ikili üçlü yumruk indirirdi. Bir zaman sonra tanır oldum. Hacer'i, balerin Esma'sını ve kitap kurdu Çağlar'ını, esmer uzun parmaklarını, kapıyı ikili üçlü yumruklayışını, Muro'nun fenalığını bile tanır oldum.

Hacer'i kaç defa izledim saymadım. Pencere önünde otururken bazı, bazı bordo ojeyi sürmeye çabalarken, bazı kitap okurken pencere önünde. Bazı, bazı..

Hacer'i kaç defa kurtardım, saymadım.

Sarı bir etek alıp giy diye tutturduğumda mağazada, Muro'nun erken geleceğini bilmiş olmalı Hacer. Ben bilmediydim oysa.
Yakıştı diye kırmızı küpelere denk, sarı etek. Giy diye tutturmuşum da tutturmuşum. İnadıma yenilip beni de mutlu etmek isteyip giydiydi eteği. Sevinişimi saymadım. Sayamadım.

Hacer'i kaç kez sevdim saymadım. Sayamadan çoğaldım.

Biraz zaman geçti. Uzak bir kentte iki buçuk ay kalmışım. Bu kadar zaman kalacağım giderken aldığım bir karar değildi. Ya da dönüşte hesap etmedim ne kadar kaldığımı. Hacer soruverince köşe başındaki rastlantıda, durdum düşündüm cevabı bulamayınca yetişti imdadıma. Sen gittin üçüncü günü zor etti Muro. Gelmeyeceğini düşündü herhal, topladı valizi doğru tatile. Sen yokken aklı kalmazmış bende. Aklımı çelen seni. Boşversene 2 buçuk ay kafa dinledin sende. Muro mu ne zaman döner, canı cehenneme deyiverdi.

En iyilerinden özenle seçtiğim bordo ojelerin olduğu küçük paketi tutuşturdum Hacer'in eline. Çağlar'ı Esma'yı al da çık yukarı çocuklara anneannemin gönderdiği yemeklerden hazırlayacağım dedim. Koşuverdi Hacer, merdivenleri çıkışını seyrettim biraz. Hacer ne güzel koşuyordu, ne asil yürüyordu. Üzerinde olmayan sarı etek ve sarı eteğe denk kırmızı kiraz küpeleri geldi gözlerim önüne. Kapının tıkırtısına irkildim. Esma kutlama yapıyoruz diyerek girdi içeri. Çağlar gözleriyle soruyor ona verecek kitabım olup olmadığını. Hediye paketlerini çıkartıp sofrayı kurduk hep beraber.

Şehir şehir dolaşıp geldiğim yer burası. Hacer ve çocukları ailemden çok aile. Hazır Muro'da yok iyice dağıtalım dediğini duydum Hacer'in. Nasıl seviniyorum anlatamam. Kalkıp oynayasım bile var. Anneannemin hazırladığı yemekleri yeyip bir güzel içtik. Çağlar her zamanki köşesinde elinde kitap. Esma, gözlerinin içi gülen Esma. Bordo ojeleri de sürüp açtık müziğin sesini.

Oynadıkça oynadık. Dökülecek kurt kalmadığında yorgunluktan hepimiz bir yerlere serilmiştik.


13 Ağustos 2019 Salı

Asmak Kendini, İp İle


"Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa yaşayamaz ki."

Şu sıralar üst üste geldi intihar haberleri. Her yerde aynı tondan konuşan insanlar benzer cümleleri kuruyorlar. Hayretle dinliyorum bende. Ne yapayım bazen de dayanamayıp derin bir oh çekiyorum. İyi olmuş dercesine bir -oh!

Sırtıma yüklendiğim çuvalı yere bıraktığımda dediğim gibi. Bire bir aynısı.

İlginç olanı anlatayım önce. İntiharı yazacağım. Bir adam kendini asmış. Bayram gününü beklediğini düşünmüyor kalabalık benim aksime. İsteyerek o günü seçtiğini düşünen bir benim. Herkes telaş içindeyken kimse sezmeyecek. Sonra kısa bir şok geçirip belki onu da geçirmeyip canhıraş bayram gezmesine devam edecekler.
Plan yapılmadan aniden verilen bir kararla yapıldığını düşünüyor çoğunluk ve sesleri kısık çıkmaya başlıyor bir süreden sonra. Aniden, kim bilir bir öfkeyle ya da kriz anında yapılır başka türlüsü olacak iş değil gibi cümleler duyuyorum.
Katılmıyorum buna da. Hay aksi! Yine farklı ses benimkisi. Kalabalıktan kolayca ayırt edilebilen.

Bir diğerine geçiyorum o vakit.
Balkonda otururken evin tüm aile fertleri hepi topu 4 kişi. Anne, baba ve iki çocuk. Karşı komşularının balkonda çamaşır astıkları gözlerine çarpıyor. İzliyorlar, gülüşüyorlar. Sesleniyorlar birbirlerine.

Çeyrek saat geçer geçmez, kötü haber tez duyuldu.

Şaşırıp kaldı bu defa herkes. 15 dakika önce balkona çamaşır asan kadının, içeri girip kendini asmasını bir türlü anlayamadılar. Hepsi olmasada istisna olan düşündü, düşündü.. Ve düşünmeye devam edecek o belli bir şey.. Diğerlerinden o dakika  Allah affetsin, diğer dünyasını yaktı gibi cümleler duyduk. Kalabalığın sesi git gide kısılıyor.

Allah korusunlar dillerinde, tanrılarından korkmaya devam ediyorlar.

Bitmedi, bitmeyecek.

Evli ve iki çocuk sahibi 40 yaşındaki Eco bayramın ilk günü kendini astı.

Bitmedi, bitmiyor.

Hangisini.

Hangisini söylesem derin bir oh çekebilirim.

Bir oh çekemeden, sancıyla veda edenler var. Sancı çekerek. Bize ise yalnızca sızı bırakarak..
Onlardan olmak istedim önce.

Sonra yinede inadına yaşamak mı? Sızı bırakmadan ardında, sancı duymadan.

"Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa yaşayamaz ki." Sözünü hatırlayıp zor bir soruyu çözmüş olduğuma sevindim.

Dayanmak.
Dayanabilmek.
Dayanamadım.
Dayanamadım..

Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa,
YAŞAYAMAZ Kİ..




7 Temmuz 2019 Pazar

TÜM AŞKLAR BİR GÜN BiTECEK..


Kendi kendime tanışıklık kurduğum arkadaşımdan henüz kimseye bahsetmemiştim..
Kendi odam demediğim, diyemediğim odanın bir köşesini benimsemiş olacağım ki oraya oturup kalemi elime aldım. Anlatırsam, bazı başarılı kadın yazarlar gibi kalem ile konuşup onun dediklerini kağıda fısıldayabilirsem tüm aşklar bitmez belkide dedim kendime.

Yerli yersiz sevinçlerimi cansız objelerime anlatıp, sonra da onlar aracılığıyla başkalarına geçişini, başkalarını sevindirişini izlerdim. Çoğu zaman bunu yapardım. Övünülecek yeteneklerim, becerilerim olmadığı için bu yaptığıma bir isim koyup sırtımda taşıdım yıllarca. Arkadaş oldu ismi. Silüeti dahi olmayan bu arkadaşı yani kendimin bir benzerini kendim ile dertleşirken buldum zaman zaman.

Vedalarıma, en çok vedalarıma şahit olduğunu bilirim arkadaşın. Kimi zaman ise bol gülüşlü dost buluşmalarının akşamında, sanırsın kendi kendine yaşadığın günü değerlendiriyorsun. Yanıldığının farkına ise iç sesin konuştuğunda varırsın. O olmasa sevinçte yarım kalır, hüzün de, bazı kadınların yüzü de. Vedalarda.

1. Gün

Yarım kalmışlıkları tamamlamak için kargoya verdim önceden ayarladığım kitapları ve eski fotoğraf makinesinin kullanılmayan filmleriyle yaptığım kitap ayraçlarını.

Arkadaş hepsini yaşar seninle. Sevincine hüznüne şahit olur, olurken de sevinci çoğaltır hüznü azaltır bir parçasını alıp kendi omzuna koyarak. Kendinin bir parçası o, ismi arkadaş.

Yılmaz Güney'in Arkadaş filmindeki gibi..

2. Gün

Sesim kısılıyor git gide.. Yazamasam belki de bazı güzel yazan kadın yazarlar gibi nefes alamam bende.

Fesleğenler ve sardunyalar kalıyor bir tek geriye. Cam önlerinde fesleğenler, duvar dibinde sardunyalar. Bahçede ise nar ağacı duvara bir yanını vermiş nasıl da büyüyor.. Bir tek bunlar kalıyor yanıbaşımda. İnsanlar gidiyor. Bırakıp yüksekçe bir yerden acımasızca, gidiyorlar. Değil mi?

3. Gün

Sesimin çıkmadığını yine kendi kendime konuşma girişimlerim sırasında farkettim. Bir iki defa denedim, baktım kısılmış. Güzelce sustum. İnsan iyi bildiği şeyi yapmalı. Bu aralar en iyi güzelce susmayı bildim. En çok bunu yaptım.

Sol ayak bileğime en sevdiğim mor boncuğu bağladım kalın ve yeşil bir iple. İkinci boncuğun rengi koyu yeşil, neredeyse siyah sanılacak kadar koyu.

Fesleğen kokusunu rüzgar getirince güzel olurdu. Bu vakti zamanında en sevilen şey imiş.

Yağmur sonrası rüzgar olmayışına kızıp, nanelerin kocaman saksıda nasıl bir anda çoğaldıklarına şaşırıp cam önündeki fesleğenlere el sürdüm. Sonra ellerimi kokladım. Domates çorbasının kokusu üzerime, havuçlu kekin kokusu ellerime sinmişken fesleğene alışmam uzun sürmedi. Bol bol kokladım. Sonra da tekrar başa döndüm. Nerede kaldığımı unuturdum da çoğu zaman, aklımda şarkı sözlerinin bir kısmının bile kalmadığını gördüm bir de üstüne. Zaten şarkı ne ümit vermişti bu defa, ne de dünya üzerinde güzel bir yer olduğunu vadetmişti.

Hem ne bir kedin oldu senin, ne de bir baban.

Ne denli yitiyorsun, yitipte bir güzel gidiyorsun. Başkaları için mutsuz olacak sona yaklaştıkça seviniyorsun. Bir kedinin olmayışına değil, olmayan kedinden her dakika biraz daha uzaklaşışına. Ve olmayan babandan.

Olmayan babalar ve silüeti dahi çizilemeyen arkadaş için.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

İçimde bir kendim

Tarihi ve saati not etme isteğim dışında bir şey istemediğimi farkettim. Kitapları, sonu gelmeyen müzik listesini sırasıyla kaldırdım gözümün görmeyeceği yere. Sonra kıyafetleri, ayakkabıları, iki valizide çıkarttım mı odadan rahatlayacağım sandım. Yatak örtüsü, ışık gelmesin diye yüzüme kapattığım küçük yastık, en son yatağı güç toplayıp attım kapı önüne.

Kıyafet dolabını sökmeye giriştim iki tornavida yardımıyla. Kıyafet dolabının yanındaki kapağı açıp erzakları mutfağa taşıdım. İçinde evin tencerelerinin olduğu dolaba geldi sıra. Biter mi diye sordum duvara dönüp. Parçalarını taşımaya başlayınca bir nebze de olsa rahatladım. Kapı arkasına asılmış montlara geçtim. Sonra halıya, masaya ve hiç oturmadığım sandalyeye. Duvarlar kaldı en son ve pencere. 4 duvar, bir pencere ve perde. Pencereyi açıp perdeyi kapattım.. Kafka'nın Dönüşüm'ündeki gibi oda bomboş oluverdi.

Tarihi ve saati not etme isteğim dışında bir şey istemediğimi farkettim. Oda boşaldı, yerde oturup bir böceğe dönüştüğümün hayalini kurmaya çalıştım.

Hayalini bile kuramayınca oturduğum yerden kalkıp odadan çıkardığım ne varsa odaya yeniden taşıdım.

Karanlık yatağıma uzandım.

2 Haziran 2019 Pazar

Müzik Kutusu


Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum. Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için. 
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa. 
                                          "Ahmet Telli" 


Ölüm bu, başka hiç bir şeye benzemiyor. Yokluk beter derlerdi, bu ondan da fena. Hep soğuk, buz gibi. Üşütüyor insanı. Bazen çaresiz kalıp, yaşadığı sorunları da, sevinçleri de, yaşamı da bir anda bırakıp gidiveriyor insan. 

Bazen de çilek diye bir meyvenin varlığını inkar ederek, veda ediyor bu cehenneme. Vedanın gerçekleşmesi epeyce zaman alıyor. 

Yeri geldiğinde bir portakal, bir mandalina yiyebilmek için ya da bir kilo çilek alabilmek için (hani kokusu güzel olanlardan) mevsimlik işçi oluyor çocuklar, ırgatlık yapıyor desem daha iyi anlarsınız ya da takım elbiseli, kravatlı beyefendilerin ayakkabılarını boyuyor. Bahşişi bol veren beyefendiler onlar. Çocuklar ise 18'ine varamamış henüz, hepsi yalnızca çocuk olan. Dönün dolaşın yeniden bakın. Hepsine yakını, ölüveriyor onların. Bildiğimiz gibi ölüyorlar, birde bilmediğimiz gibi.


Çocukları öldürüyoruz. Ellerimizde kan yok diye savunmaya geçmeyelim hemen. Tanık olmak ağır suç. Görmemek, duymamak ise suçun büyüğü. Bir de üstüne oldu bittiye getirmek. Bu öldürenin yanında yer almaya yakın. Çocuklarımızı öldürüyorlar. Lütfen tekrar edin bir kez daha. Hazmetmesi çok zor değil mi?

 I. 
Çocuktu. Rengi kırmızının en güzelinden bir müzik kutusu alabilmek için kendine çok para biriktirmesi gerekiyordu. Simit satan erkek çocuklarıyla arkadaştı. Derdini paylaşıp, onlardan yardımda alınca parası birikmeye başladı. Hatır gönül deyip bazen, bazen de çocuk oluşuna, çocuk olup simit satışına kıyamayan teyzeler amcalar simitleri birer birer alıyorlardı. Müzik kutusu için ihtiyaç duyulan parada birikiyordu böylece. 
O zamanlarda, bir müzik kutusuna sahip olabilmek fazlasıyla lükstü. Bunu biliniz. En kötü ihtimalle müzik kutusuna sahip olmakta hayalde kalıyordu. 

Ama canımıza mâl olmuyordu. 

O zaman mutlu eden müzik kutusu, günümüzde dert sahibi yapıyor insanı. Bir kilo çilek alabilmek için yaşananları, hiçbir maddi karşılığa değmeyecek olan ağır işleri, boyanan ayakkabıları, bir avuç çilekle kandırılan çocukları duyunca hele bir de. Hani o kokulu olanlardan. Sonra çilek kokusundan nefret eden çocuklar büyür. Kabuslar görürler devamlı. Yaşları Cahit Sıtkı'nın ömrün yarısı dediği yaşa erişince, bakarlarki bir avuç çilek kalmış hafızalarda. Hesaplaşmak zor. Affetmek mümkün değil. Çocuklarımızın bir avuç çilekle kandırılması size de dokundu değil mi? 
Şimdi ise yaralara merhem sürmek ve o çocukları iyileştirme zamanı geldi. 
Ama. 

Çocuklarımız öldü.
Dört harf. 
Öldü. 
Değil. 
Öldürdük. Bir insanı daha öldürdük. Başarımız takdire şayan. Çağ ise yaşanılmayacak kadar kötü. Yaşanılması olabildiğine zor olan. 

 II 
Bir avuç çileği yeyip, hayatı zehir olan bir çocukta öldü. 32 yaşına vardığını, gördüğü kötülükleri çocuk yaşında bıraktığını düşünemeden, 32 yaşını bir kenara bırakıp hemde. Soğukkanlılık değil şuan hissettiğin. Ölümden bahsederken soğukkanlı olabilir mi insan? Biz bir çocuğu daha öldürdük yalnızca. Bunu söylüyorum. Ayakkabı boyayan sabahtan akşama. Biriktirdiği parasıyla annesini ikna edip cuma pazarından bir kilo kokulu çilek aldırmak isteyen çocuktan bahsediyorum. Önce denedi, bir bileğini kesti ama başaramadı. İyi ki dedim. Hemde defalarca. İyi ki başaramadın. Kanı görünce dayanamayıp bayılmış. Ve döndü yeniden bu cehenneme. Yine de lütfen dedim, lütfen gitme. Bir seni mi sığdıramadık dünyaya. Kendime hesap soramam, gitme. Oysa onu ikna etmeye çalışmıştım. Kendimi rahatlatmak adına söylüyorum sanmayın. 

Engel olamadım, ölüme gidişini seyrettim sadece. Lütfenlerim bir işe yaramadı. 
Başaramayışına bir kez sevinebildim. Sevincin ikincisini yaşama fırsatı sunulmadı bana da. Şimdi konuşmanın da bir anlamı kalmadı. Çığlık atmanın da. Çığlıkların birleşeceğini, dünyayı güzelleştireceğini düşlemeninde. Birer birer anlamsızlaştı herşey. 


 III 
Bu yükü taşıyamam dedim. Taşıyamam. Şimdi beni, elimin altındaki kırmızı müzik kutusuda mutlu etmiyor, çalan müzik ise hiç bir duyguma karşılık gelmiyor. Çilekten nefret eden bir çocuk daha büyüyor.. 


21 Mayıs 2019 Salı

HACER'E


Biteceğinden hiç endişe duyulmayan, konuşmalar, karşılığı olan ya da cevapsız kalan sorulardı benim anlatı dediklerim. Diyalog demeye bin şahit gerekmez. Yeri geldiğinde diyalog da oluyordu çünkü. Bilmediğim bir dilde dinlediğim şarkı, yine hiç sona ulaşmasın istiyordum. Bunu çok sık istemem. İstesem de kötüye yormam. Ruhuma iyi geliyordur kimbilir der susarım. İşte bunu sık sık yaparım.

Bir şey der ve uzun uzun susarım.

Kelimelerin hangi anlamlara karşılık geldiğini düşünür, oturup onları bir güzel severim. Kurallı ya da devrik farketmez, kurduğum cümlelerin birilerini iyileştireceğini hayal ederim zaman zaman.

Bilmediğim dilde dinlediğim şarkıda geçen her bir kelimeyi duyarım dikkatlice. Her bir kelimeyi öğrenirim. Aklıma bilmediğim başka bir dildeki şarkıdan zor bela anladığım bir satır gelir. Dinleyip, bildiğim dile çevirip, anlayıp, sevindiğim an gelir.

'Ne güzeldir yüreğimdeki özgürlüğün rengi' gelir.
Kelimenin işleyişini duyarım, içime. Ansızın olmaz bu.

Dünyayı neyin kurtaracağı konusunda çok söz söylenmiştir hatırlarım.
Buna bilmediğimiz dillerdeki şarkılar, şiirlerde dahil midir der yine bildiğiniz gibi susarım.
Konuşacaklarımı, yazacaklarımı saklarım.
Sonra dayanamaz dökerim bir anda hepsini. Avucumda biriktirdiğim taşlar gibi. Saçıveririm bir anda. Dağıtırım ortalığa. O gizli saklı kalsın dediğim kelimelerim de, tıpkı avucumda tuttuğum taşlar gibi acıtır canımı. Ben sakladıkça acıtır. Ben sıktıkça kanatır. Sonra dayanamaz dökerim sayfalara.

Birileri de beni döktü tanımadığım sokaklara. Dolaşa dolaşa buldum, kendimi zamanla ait hissedeceğim bir oda. Kurtuluş değilde, kaybolan bir eşyanı bulduğundaki sevinçle eş değer bir duyguydu hissettiğim. Ya da benzettim sadece. Kendini bulmak bu kadar hafife alınmamalı tabi.

Bir türlü sevemedim şu gereklilik kipini. Gerekli olduğu için yapılan işleri, güçleri.

Duyduğum sese kulak verdim. Ağlayarak beni çağırıyordu bahçeye. Aç olduğunu anlayıp, sessizce eve girdim. Ocağın üzerindeki yemekten payını aldım önce, ellerimle verdim. Ama sessizce. Önüne tabağı koyup gitmek düşüncesini sevmedim. Kovdum aklımdan. Yiyeceği bitmeye yakın, yeterli gelmezse arkamdan gelir düşüncesiyle ayrıldım oradan.
Üç dakika geçti geçmedi seslendi yeniden. Biraz daha, biraz daha derken tencerenin dibinde kalan son yemeği de verip huzurla yatağıma döndüm. Kendim doymuş gibi tıpkı. Uzun süre aç kalıpta yemek yemiş gibi..

Tesadüfen baktım karşı pencereye. Anne kumru uçmuş gitmiş. Yavrular nerede diye düşünürken aşağıya düşürdüğüm mandallara takıldı gözüm. Ve çocuk olduğum zamanlara gittim. Mandallarla oynamakta oyuncakların olmayışına işarettir deyip güldüm. Bu gülmelerim bu yoklukta neye işaretti bunu çözemedim.

Uğraş verecek onca iş varken, üstünde durmamam gereken bir ayrıntıydı benim için.

Aralı pencereden gelen sesleri dinlemeye koyuldum durdum, durdum. Karanfilin azımsanmayacak etkisini bir kez daha hatırlatan ağrıyla baş etmeye çalıştım. İnsanın neresi ağrırsa canı oradadır. İnsanın canı tatlıdır.
Üst kattaki komşunun sesi geliyordu hem de çamaşır ipine çocukların kıyafetlerini asıyordu Hacer. Hem dinliyor hem izliyordum. Yorgundu yüzü, solgun ve de yaşlı. 30'unda yoktu oysa. Çocukların peşinde koşmaktan kimbilir. Ya da kocasının sevgisi, (sevginin böylesi) kıskançlık ve onun getirisi şiddet(i) sayesinde yıpranmış olma ihtimali yüksek.
Bu semtin pazarına gitmiş geçenlerde, köşe başında karşılaştığımızda ayaküstü döktü içini. Bu memlekette kadın olmak, cansız bir obje olmaya benziyor diyor. Parayla satın alınabilen bir objeye. Seni beğeniyorlar ve alabileceklerini sanıyorlar. İstemeleri yetiyor da artıyor. Düşünsene senin söz hakkın bile yok. Reddetmen ise mümkün değil. Kabul edilebilir bir şey olmadığını söylüyor defalarca. Haklı olduğunu bilip, susuyorum. Söyleyecek bir şeyim olmadığında, çaresiz hissettiğimde ve en çokta öfkelendiğimde susuyorum artık ben.

Öfkeli olduğumu bir kez de ona söyleyip, çocuklara aldığım sarı gofretleri veriyorum eline.
Kocası görünüyor kaldırımda. Elindeki siyah poşete takılıyor gözüm. Siyah poşetin ağırlığını hissediyorum. Gecenin uzun olacağını kestirebiliyorum. Bir şey olursa seslen demeyi ihmal etmiyorum. Pencerenin önüne koyduğum taşları unutma. Arayamazsan taşı at diyorum. Gülüyor, bu taktırdığımız kaçıncı pencere diyerek. Kocası kolunu duvara yaslamış, dudaklarımı okuyor adeta.

Kendini dolduruyor biliyorum. Kavgaya sebep arıyor. Yüzünü morartacak, sarı eteği giydiğin için diyecek. Dudağını kanatacak, o kadına güvenerek bana karşı çıkıyorsun diyecek. Bahaneler birikiyor.

Sarılıyorum Hacer'e. Sakın sessiz kalma deyip kokusunu içime çekiyorum, yaşlı yüzünü öpüp uğurluyorum.

Hacer'i çok seviyorum.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Benim küçük çocuğum



Yanıma gelip, tabiri caizse beni didiklemeye başladı. Yavaş yavaş elimi, kolumu, başımı. Tam seveceğim sırada zarar vermek istediğini hissettirdi. Henüz ölü değilken ben, beni yemek isteyen bir kuştu gördüğüm. Bildiğiniz yemek, parçalara ayırmak evet, sonrasında kemiklerimi dahi ziyan etmeden toprağın altında bir yer açıp, ertesi günlerin yiyeceğini saklamaktı niyet..
Ortada ölü bir beden varmış gibi davranıyordu. Acele acele payını almaktı derdi. Bunu hiç gizlemedi.
Ölmedim daha dedim. Ne onun, ne diğer yırtıcı kuşların umrunda olmadı söylediğim. Derken sürüngenlerde dahil oldu. Kaçacak yer bulamadığımı farkettim önce. Kaçacak yer bulamayışım, benim de umrumda olmadı. Dünyanın tam da bu saatinde, umursamazlık hat safhadaydı.

Öldüm dedim. Hadi gelin ve başlayın. Bunun tasdiklenmesine gerek yok, biz zaten bunu yapmak için buradayız der gibi baktılar. Üstüne bir de zaten ölüsün demedikleri kaldı. Derken çoğaldılar. Çoğalmalarına üzülen ise onlar oldu. Pay azalıyordu.
Üstlerine düşen pay kalabalıklaşmalarıyla birlikte azalıyordu, ben ise ölüyordum.

Benim küçük çocuğum. Ölümün eşiğinden döndü seni yüreğiyle doğurduğunu söyleyen annen. Biyolojik olarak anneliği reddeden ve sana milyonlarca kardeş veren. Dünyadaki tüm çocuklar senin kardeşin bunu asla unutma. Ve ölüş öykümü ciddiye alma. Tüm bunlar zihnimin bana oynadığı birer oyundan ibaret. Bir varmış bir yokmuşla başlayan masallarla mı büyüdün bilemem. Bil(e)mediğim onca şey var çocukluğuna dair. Seni 18'inde doğurdum ben. Benden masal dinlemedin ama, ama'larım birikmeden senin için masallar okuyacağımı bilmeni isterim.
Zihnimle kavgalarım bitmiyor bugünlerde. Bana oynadığı oyunlar aldı başını yürüdü. Başa çıkamadığımı farkedince kendimle konuşmalarım arttı. Yarım saat diyor bir insan özü, insanın kendisiyle konuşması bir günde yarım saati geçmemeli. Bir bilse, ah bir bilse. Zihnimle kavga ettim dedim ya. Kavganın sebebi, gerçekte olmayan insanlar çıkartıyor karşıma durmadan, konuşturuyor beni onlarla. Bir kızdım, bir sinirlendim sorma. Kim gerçek kim değil ayırt edemediğimi farkettim.

Komşu kadın görücü geliyor mu diye sordu balkondan eğip kafasını. Annem de sessiz sessiz cevapladı. Bizim kız istemiyor. İlk geleni geri çevirmeyin nasibi bağlanır cevabını aldı. Dahil olmak istemedim konuşmaya lakin deyiverdim o işler benlik değil diye. Tanıdığın kızı ben erkeklerden hoşlanmıyorum demiş yoksa sen de öyle misin diye sordu. Israrla başını balkondan aşağı eğiyordu. Tek derdi ben olmuştum akşamın karanlığında. Yorulduğumu hissedip sessizce içeri girdim. Pes edeceği yoktu ben pes ettim. Anne olmanın da şartları var mı desem ne anlayacaktı? Biyolojik olarak mümkün olmadığını, bunu reddettiğimi söylesem şaşırıp kalacaktı. Onu şaşkınlığa uğratmamak adına pes ettim. Sonra sevindim.

Anlaşılmak için, onca çabaya gerek olmadığını düşündüm. Gerekli şeyleri yapamayan kendime kızdım, takılınmayacak şeyler dedim üstüne bir de güldüm geçtim. İyice oldu.





11 Mayıs 2019 Cumartesi

Dünyaya gelmek kolay olmalı

Belki de kimsesiz değildik Azizem.

Şöyle diyor şair; "Herşeysini bir parça kendinde taşıyan, kentinde taşıyan."

Kendini sarıp sarmalayıp, asla kimselere açamayan. Kentini de gizli saklı tutmaya çabalayan. Devamını, şair olsam böyle getirirdim. Sonra şair olamayışıma üzülmez, kendi içime, kentimin içine dönerdim.
Benim için çokta yeni değildi yazmak. Lakin bu heyecanı bastırmam kolay olmadı. Düşünsene sevgili okur, ben hala okuyacak bir şey kalmayacak korkusu taşıyan biriydim. Di'li geçmiş zaman kullandığıma bakma. Hala öyleyim. Şimdi ise tek temennim, benim yazdığım bir cümlenin başka birine paragraf olması, dokunması. Benim bir cümlemin, umut olması belki hüznü çağırması ya da insani olan duyguları sana getirmesi. Gözyaşı döktürmesi belki de. Yazan, okuru ağlatmak istiyor.. Böyle anlaşılsın istemem. Üç beş ayı devirdik diyebilirim. Bir öykü okumuş ve her bir satırda cümlenin bitişini seyredalmış, kendimi sessiz sessiz ağlarken bulmuştum. Yolun başındaydım o zaman da, şuan olduğu gibi. Başarının sırrı olarak yorumladım bunu. Duyguları geçirebilmesine sevindim yazanın, yazarın. Şimdi sana şuanki kendimi anlatmak istiyorum. Müsadenle. Yalnız şimdilik, şuanki kendimi.

İç açmanın zorluğu, oldu bana mutlaka yapılması gereken ibadet misali. Bir sevindim sorma. İç sevinmesi diyorum ara sıra yaşadığım bu duyguya.

İçimi açtım sana diyen şairlerin hası bunun zor olduğunu da söylemişti yalan değil. Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en geniş cümlem diyordu. Hadi dedim sen de aş. Kendi kendimi yüreklendirip, bunu yapmayı asla bırakma diyenleri aklıma getirdim.

Nice zamandır kalemlerle, kağıtlarla, saman kağıtlarıyla süregelen arkadaşlığım, artık oldu bana, mutlaka yapılması gereken ibadet misali. Yazma eylemi, okuma eyleminden farklıdır dedim hep. Okumayı, okumadan duramayan o süreçte soluduğu nefesi bile sancıyla soluyanlar iyi bilir. Fakat bazen kaçılabilir bundan, ihmal edilebilir. Bahanelere sığınılabilir. Hiç yoktan vakti beklenir.
Yazmak peki?
O öyle değil işte. Yazıyorsun. Kelimelerin birikiyor, kimbilir kalabalıklar içinde konuşamadıkların oluyor sana paragraf. İbadet misali aksatmadan. Aksatamadan yazıyorsun. Anlaşılmak için değil yazmak, anlatabilmek için. Anlatabilmeyi istemek için. Çünkü bunun için az uğraş vermediğini bilirim dedi birdenbire. Kendi sesinden korkan bir çocuk oldum.

Kendi sesimden ürktüm. Çocuk oldum.

Pencerenin önüne yaklaşıp, perdeyi araladım. Karşı pencerenin önüne yuva yapmış kumruları selamladım. Perdem kalındı. İçeriye bir süzme dahi ışığın girmeyeceği kadar kalın. Odam ise karanlık. Gaz lambası işimi görüyordu şimdilik. Onun ışığında kitapta okunuyor, yazı da yazılıyordu. Yumurtaların üzerinde bekleyen, anne kumruydu selamladığım. Kalkmaya niyeti yoktu. Eşi geldi ağzında bir iki çöple. Yeniden gitti. Seyrettim ben de. Yapacak daha iyi bir işim var mı dedim. Ah bu benim kendimle konuşmalarım. Kendime sorduğum sorularım, beklemediğim ama yine de aldığım cevaplarım. Ah bu benim kendim. İşte tüm derdim.

Duvara dönük oturdum. "Kendime kendimden başka kendim yok." Şair der.
Şair olamayışıma üzülmedim dedim ya.

Hadi kendimle konuşayım şimdi, zaten olacağı bu değil miydi?

Attım kendimi bahçeye, hemen köşeyi dönüp ardından sokağa. Sessizliğin sesini dinlerken yokuş aşağı yürüdüm. Akraba gelininin oturduğu evin önündeki kalabalığı farkettim. Kalabalığı yorumlama şeklim, çaresizliğimi ve bunun yanında bir de inadına varolan umudumu saklamadı, saklayamadı. Ya cenaze ya düğündür dedim. Yaklaştıkça sessizlik arttı. Sessizliğin sesi ölümü doğruladı. Çadırı görünce bir kez daha anladım. Sessizliği ısrarla duyunca garantiledim. Biri daha veda etmişti, çiçeklerin açtığı bahçelere, fesleğenlerin ve kaynatılan nane limonlarının koktuğu ev önlerine. Bu mahalleye veda zor olmalı.

Dünyaya gelmek kolay olmalı..

Belki de kimsesiz değildik Azizem.
Yerimiz, yurdumuz yokmuş gibi hissetsekte, yerimiz yurdumuz içine sıkışıp kaldığımız mahallelerimizdi. Mahallenin kocaman kapılarının daha şenlikli, daha dağlı, bahçeli bağlı, kalabalık yurtlara açıldığını düşündüm. Kimsesizliğimiz diye bir şey kalmazdı böylece. Sessizliğimiz de kuşların cıvıltısıyla son bulurdu.

Şimdi bir sevindim sorma. İç sevinmesi diyorum ara sıra yaşadığım bu duyguya..

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Radyo dalgaları


Frekans değiştirerek aradığını bulamamış olacak ki radyo kapandı. Müzik listesine ise hiç uğramadı. Galeriye girip videoları açtı ve bağlama çalarak Adıyaman türküsünü söyleyen dostunu andı. O güne gidemeden bugünde onu özledi, yaşadı. Gidip kartpostal bakacağı geldi aklına. Elindekilere bakıp, sonra da beğenmeyip bırakıverdi hepsini yerli yerince. Tanımadığım kentler, tanımadığım topraklara dikilen nar ağaçları, tanımadığım annem babam kardeşlerim. 28 yaşıma rağmen tanımadığım bir ben. Bir kendim. Sabah erken oluyor güneş doğmadı ama doğmasına az bir vakit kalanın soğuğunu hissediverdim. Hasta olduğum çocuk yaşımda, babamın yine tam da bu saatlerde uyanıp çay yaptığı sabah gibi soğuk bir sabah. Balkonda hasta ve soğuğu hissederken ben, annem de hasta ve soğuk muydu? Derdini bilmiyor çare bulamıyorduk. Bir ölü evi sessizliği gibi sessizdi ev. Değiştirilen üç ev de beş ev de böyle sessiz kalmış. Biliyor musun o evde önceleri yaşayanların acıları sevinçleri kalırmış öylece. Duvarlar bırakmazmış yaşananları. Saklarmış hep. Dertse yaşanan, sonraki gelenin derdiyle birleşecek çoğalacak. Sevinçse yine artacak.

Eve gelmeyeceğim dedim telefonun diğer ucundaki kardeşime. O eve de önceki evlere de. Hiç yaşamadığımız evlere bile.

Sırt çantama sığacağı kadar kıyafetle yola çıktım. 2 pantolon düre büke, 2 tişört ve çocuğumun hırkası. Zor bela fermuarı çektim ama nasıl hafiftim kendim. Nasıl hafifti çantam. Kitapları alıp almama kararsızlığı içindeyken bir poşet bulup üst üste yığdım. Daha evin içinde taşırken bile parmaklarımın içini kertti ve kızarttı desem yeri var. Ardımda bir şey bırakmak istemedim. Sonradan gelme ihtimalim olmayan bu evde. Kararsız kalsam da kitap poşetini alıp kapattım kapıyı. Hep kapalı olan kapıyı. Hep sessiz olan mahalleden yürüdüm. Hep ölü sessizliği olan mahalleden. Bir kadın evinin bahçesindeki çamaşır ipine kocasının gömleklerini astı ben yürürken. Tam hizasına denk geldiğimde ise kocasının atletlerini. Kocasının atletlerini. İp eğildi.

Kadın sepet elinde, öylece anlamsız benim elimdeki poşete baktı. Yalınayak kapıya çıkan çocuğuna bağırıp, evin girişine koştu. Mahalleden çıktım.

Hala anıt yapılmadı buraya da diye kendi kendime konuşarak tren biletini alıp beklemeye başladım. Fotoğraflara tek tek dokunup ağladım. Acıya tanıklık ettim etmesine de. Önce kendime hesap soramadım, kendimle hesaplaşamadım. Düştüler, oyuncaklar ellerinde, ellerinde beyaz pankartlar. Nerede benim bıyıkları beyazlamış tütün içen abilerim, nerede ilah gördüğüm ablalarım. Neredesin çocuğum Veysel? Bu şehri kendi içinde boğmak isteyişim sonuç vermedi. Yenilen ben oldum.

Nerede benim 22 yaşım. Değişmeyen tek şey sivil polislerin sayısının çokluğu deyip gülümsedim. Hem ağlayıp hem güldüm. Bağıra çağıra hem ağlayıp hem güldüm. Baktım yanıma geliyorlar uzaklaştım durduğum yerden. Sarı çizginin tam kenarında oturdum.
Tren gelirken çalınan marşı unuttuğumu farkettim. Sabahın seheri, nerede benim bıyıkları beyazlamış tütün içen abilerim. Nerede benim ilah gördüğüm ablalarım. Nerede benim çocuğum Veysel?

Radyoyu yeniden açtım, frekanslar arasında giderken kendimle barıştım.

Saksıda son sardunyalar avluda el yazmaları. Ah ne kahraman, ne cesur ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık..

21 Nisan 2019 Pazar

Anlatılar


Tesadüfen mahallenin bakkalında karşılaşmışlar. Söz gelmiş en sonunda. Dayısı oğluna vereceklermiş yakında. Ertelemenin bir manası yok deyip hızlandırılmış herşey. Gerisini dinlemeyip eve vardı hemence. En sevdiği kaktüsün yanına yusufçuk böceği çizmeye çalıştı durdu bir süre. Başarısız bir girişim olarak kaldı bu da. Düşünde çizerken güzel oluyordu oysa.

Hem artık şiir yazma isteğim de kalmadı. Sadece annem yorganları, onların renkleri, büyüsü evdeki odada kaldı. Tek derdim bu oldu. Düzenli üst üste konulmuş yorganlar. Annemin sırlı yorganları.

Sonra düşümde bir kasabaya taşındım, küçük bir el bavuluyla. Aldanırım diye nostalji bir şarkı çalmaya başladı. Tekrar dağınık olduğumu farkettim. Yazdığım kaleme dalmışım bir süre. Gri ve yeşilin muhteşem uyumu.

Gazeteci olma hayallerini kovalayan, küçük kalmaya direnen Kadın'ın başarısız girişimleri.
Diyaloglar var tabi bir de. Şimdi devrede.

-Kaç mevsim geçiyor, unuttukların ve unutamadıkların. Hepsi birbirine karıştıysa eğer vaktidir. Tam da şimdi vaktidir. Gelsin anlatılar.

-Babamın aldığı Redkitli tişört aklımda.
Annemin korkuyla kapıyı kilitleyip, anahtarı saklamalarıda. Şanslı'ydı mahalledeki köpeğin adı.
Sadece onu gördüğümü hatırlıyorum.
-Nasıl yani?
-Evin diyorum evin, evin kapısı sabaha kadar açık kalmış annemin anlattığına göre. Ürkütücü değil çünkü o evlerin kapısı gündüz hiç kapanmazdı. Gece ise usulen.

Hemen anlatmaya başladı olayın yaşandığı anlarda orada olan bilir kişi.
-Mutlu olmana sebep olan küreyi, Rukiye tutuşturduğunda eline gözlerin yaşlarla doluvermişti. Ufaklıklarla yaptığınız eşsiz kahvaltıyı, parkta yediğiniz tadına doyamadığın çiğköfte dürümleri, külahtaki karışık dondurmaları üstüne bir de gofretleri, hepsini hatırlayıverdin. Hatırladın ama hemen değil. Çok zaman geçmesi gerekti üzerine. Rukiye de unutmamış anlaşılan. Zaman geçmesini de beklemediği aşikâr. Borçlu hissedip kendini, üç beş gün sonra küreyi sana hediye etmesi ise ondan.

Anlatıların hafızadan silinmeyenleri ile devam.

Korkumu yendim. Kutsallardan korkmamayı öğrendim. Annesi olmayanlar da çabuk iyileşir miydi bilmem ama korkumu yenmekle başladım işe, mühim şey. Zamanla iyileşirim dedim.
Ve yeniden annem örtüleri geldi aklıma, iyiliğin karşılığı yalnız iyiliktir diyen annemin örtüleri. Bazı insanlar sevgisini belli edemezler ya da benzer cümlelerle savunulan babamın piknikleri. Hepimizin ruhuna iyi geleceği düşünülen bahar, kış mevsim farketmeksizin gidilen piknikler.
O gidilen yerlerdeki yusufçuk böcekleri. Hatta biraz kuşa benzer.

Anlatı biterken, ıhlamur kaynatma isteğim vardı.

Artık adımı duymak kâfi değil. Mutlu değilim diyemem. Kairos gibi acıyı seven, misal anatomiyle ilgilenen kadınlar da mutsuz değiller. Mutlu değilim diyemem dedim ya. Şahitlerim var. Yabancı kalabalıklar olmasa da, kuyudaki insanlar. Kuyudaki insanlar.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Ankara'nın 10 Ekim'i Gebze'de Yaşanmasın.

Tanımadığım o kadınların çocuğuyum ben.
Tanımadığım çocukların ise annesi..

İnsana, hayvana, doğaya tüm canlılara hatta cansız sandığımız varlıklara dahi saygı duymak gerek diyoruz. Saygı tüm değerlerin başında geliyor. İnsanı insan yapıyor, değerli kılıyor. Saygı duymayınca insanlıktan uzaklaşıyor, iyiliğimizi unutuyor ve kötüleşiyoruz. Köleleşiyoruz. Kötüye yeniliyoruz. Kötü olunca da iyiliğimiz yok oluyor, onu eritip bitiriyor utanmadan kötülüğü savunur hale geliyoruz. Konuşmayı unutuyoruz. Konuşarak, insanca konuşarak sorunları çözebileceğimize olan inancımız kalmıyor. Kalmıyor ki başka yollara başvuruyoruz.
Gebze'de çocukları açlık grevinde olan anneleri elindeki sopa ile itekleyen, insanlığı yerlere düşüren kötü, aslında azımsanmayacak kadar çoğaldı sayı olarak. İnsan görünümünde fakat sergilediği davranışın insani bir yanı yok.

"Ben herşeyi yaşadım bence. Gözlerim böyle oldu. Ama yine de barış diyoruz" diyen çocuğu görünce, onu dinleyince insanlığın nasıl düşürüldüğünü yeniden ama bu defa daha acımasız bir şekilde görüyoruz. Bunu hazmetmek zor geliyor. Bu tarz olayların yaşanıyor olması ve birçoğumuzun hala bunu normalleştirmeye çalışması ise büyük yanılgı. Yanılgıdan öte insanlık ayıbı.
Doğruluğunun bile tartışılmaması gerek oysa.
Neden söyleyemiyoruz bu davranış, bu eylem biçimi yanlış diye. Neden bu yanlış diye bağıramıyoruz.
Bir cümle kuracağız ve insanlığı düşürüldüğü yerden kaldıracağız. Bunu neden yapmıyoruz?

Üniversite son sınıftayken iktidar yanlısı olan, yaşadığımız topraklara huzurun hakim olduğunu düşünen, her ne hikmetse insanlar öldürülmüyormuş gibi yaşam hakları ellerinden alınmıyormuş gibi insanlık suçları işlenmiyormuş gibi işkencecilerin itiraflarını yıllar geçtikten sonra duymuyormuşuz gibi davranan bir akademisyenin sınavında olanları anlatmak isterim. Anlatmak isteyişim bir çaba olarak görülse kâfi. Derdimi anlatmak adına gösterdiğim bir çaba.

Sivil itaatsizlik nedir? Örnek veriniz.
Hadi şimdi hep beraber mısır diyelim. Mısır tahrir meydanı diyelim. Arap baharı diyelim. Ezberlediğimiz ne varsa sayalım olsun bitsin. Zaten ezbere dayanan eğitim sistemimizi perçinleştirelim. Farklı bir şey söylemeyelim. Söylemezsek yokmuş gibi davranırız hem. Olur biter. Dedim ya olsun bitsin artık. Rahatlayalım hiç yoktan.
Üzerinden çok zaman geçmediği için verdiğim cevabı hatta neredeyse o dersten kalmama sebep olacak cevabı, tehdit niteliğindeki notu gayet iyi hatırlıyorum. Sivil itaatsizlik nedir ne değildir. Çok şeydir aslında. İnsanların dertlerini anlatabilmeleri için başvurdukları bir yöntem fakat herhangi bir şiddet eylemine başvurmadan gerçekleştirilmesi gerekmekte. İçerde, dışarda nerede olursa olsun girilen açlık grevleri, ölüm oruçları. Cumartesi Anneleri'nin adalet arayışı. Evlatlarının, kardeşlerinin, babalarının kemiklerini arayan milyonlarca insanın duyulmayan çığlığı. Ve sağduyulu ve sabırlı ve şiddet içermeyen eylemleri. Anlatabiliyor muyum? Ve Roboskili anneler. Sivasta 3 Temmuz. Ankara'da 10 Ekim günü yapılan anmalar. Çorum, Maraş, Diyarbakır, Suruç'un unutulmaması tüm bunların yanında cezaevlerinde açlık grevlerinde olan insanların yakınlarının oradan oraya koşturmaları. Onların çıkardıkları ses. Sessiz çığlıklar yani.

Bunca acıyla yaşamaya çalışan (buna yaşamak denirse), evlatlarının yanlarında olan annelere reva görülen muamele. Bizlere insanlığımızı unutturan muamele kabul göremediğimiz. Normal karşılayamadığımız. Yanlış diye bağırdığımız.
Bizler, az mıyız çok muyuz bu sorunun cevabı önemli. Hani biz kavramı çok kıymetli diyoruz da içi boşaltılmış bir şekilde kalıyor ya köşede. Şimdi bir kez de ben sorabilir miyim?
Az mıyız çok muyuz? Hepimiz bir miyiz? Kininiz sizi öldürmeden içinizdeki iyiliği yok edip bitirmeden o sopa kırılsın, o sopayı tutan el cezalandırılsın. Yapılan ayıp, işlenilen suç cezasız kalmasın diyebilir misiniz?

Ben söyleyebiliyorum. Bu da yetmiyor bana. Öyle çok utanıyorum ki. İnsanlığım, insan yanım yerin dibine giriyor da çıkaramıyorum.

Tanımadığım o kadınlar benim annem.
Tanımadığım çocuklar ise benim çocuğum..

Annelerimi ve çocuklarımı öldürmeyin.

26 Mart 2019 Salı

NEYE İNANIYORSUN DİYE SORDU?


Hemen veremedim cevabı. Halihazırda (onu gördüğüm anda kurulan cümlem, bir nevi sorulacak tüm soruların cevabı) cevabım olmasına rağmen. Sonrasında sana inandım diyebildim.
'İnandığım kutsal oluyorsunuz.'
Bunu da elimde olmadan diyerek, ekledim.
Derken işsizim, kimsesizim, yerim yurdum yok benim dedim. Ben diyordum o da diyordu. Bir süre öyle devam etti. Bir süreyle sınırlı kalmaması dileğimdi. Gerçekleşmedi. Sona erdi. Mum yandığı gibi söndü. Karanlığa alışınca gözleri, muma ihtiyaç duymadığını düşündüm.
Oturduğu kaldırımdaki tozlar siyah üstüne lekeler bırakmıştı. Görmeden hissetti anlaşılan, ayağa kalkar kalkmaz silkeledi üzerini elleriyle. Tozlardan arındı sonra.
Saat sabah henüz. Gün yeni ışımış, havada ise ılık esen bir rüzgar. Birazda üşüten rüzgar.

Uzakça bir kentte gerçekleşen bu karşılaşma belkide buluşma anlamlı oluyor gitgide. Yanında otururken sevdiğim bir filmin bitmesine az zaman kalmış gibi hissediyorum. İstemsizce oluşan bir hüzün kaplıyor içimi. Bu da bir anda oluştu diyebilirim. Yüzüme ve ellerime yansıdı hüznüm. Hüznümle tanıştı o esnada. Gönüllüydü. Zoraki değil. İçimi açtı, hüznümü aldı. Elleri ellerimle konuştu, elleri ellerimden hüznümü aldı, sevdi. Hüznümü aldı bu kadın. İçimi açtı. Anlatabiliyorum değil mi?

Anlatabilmek istiyorum. Tüm bunları anlatmayı ne çok istiyordum. Anlatamadıkça beceriksizliğimle övünüyordum. Övünecek bir şey bulamıyordum. Ve ellerimde beceriksizliğim kalıyordu hep.

Onunla çamur ile oynar gibi oynuyor koyultuyor cıvıltıyor şekilden şekilde sokuyordum. 'Beceriksizliğim' oluyordu bir daire, bir kare ve uğraş sonucu çöpten bir insan yaratabiliyordum onunla. Kafası, elleri, kolları ve birde bedeni oluyordu. Kalbini ne kadar yoğursamda ortaya çıkaramıyordum. Solucan oluyor, kalabalık bir karınca topluluğu çiziyor, kocaman bir araba lastiğini o karıncaların hemen dibinden geçiriyor ve lastiklerin asla değmemeleri için kaldırımların altına inmiyordum. Çamurun içindeki taşlar, yoğurdukça ellerimde çizikler oluşturuyor ben ise içten içe seviniyordum.

Sesini duyar gibi oldum. Döndüm ardıma, gizlenmiş bir vaziyette duvarın dibinde. Bir iç çekişi duyuldu onu gördüğümü farkedince. Duvarın üzerine gelen kargaya baktı bir süre. Karga da bu seyri bitirmemek adına uçmadı. Kadın aşağıda, karga yukarıda.
Beceriksizliğimle övünmemek için yaptığım solucanları, çöpten insanları, karıncalar topluluğunu avucumun içiyle yere sıvadım. Hiç olmamış gibi oldu. Hiç yapılmamış gibi. Hiç yapılmadılar.
Hiç yaşamadılar..

Karga öttü, karga uçtu. Beceriksizliğim, kadın ve ben kaldık.
Karga gibi uçmak istedim. Çamurdan bir karga yapmak için uğraş vermeyişime kızdım. Kadına anlattım. Susarak dinledi bu kez. Oysa ben diyordum, o da diyordu hep. Yanıtsız bıraktığı cümlem, sorum yoktu oysa. Değişti bir şey. Anladım hemen. Sessizdi. Sessizliği hayra alamet değildir dedim.

Işıldadı yüzü. Hep diyorum ya bazı eylemler iyice olur. Yüzü ışıldayınca kahkaha atmaya başladık. Söylediğine göre beni korkutmak istemişti yalnızca. Çamur oynamaya gittiğimi söylemez isem böyle şeyler yaparmış ve her defasında şaka olduğunu asla anlayamazmışım.
Eve benden önce gitti. Bir saat oyalanmamı istedi.
İstisnasız her soruya evet yanıtı verilir mi hiç?
Her onay bekleyen cümleye olur denir mi?

Dendi.
1 saat geçmiş. Kol saatime baktım biraz geçiyordu 1 i.
Gittiğimde yanına, beni özlediğini söyledi defalarca. Konuşmaya başladım kendimle. Bunun üstesinden nasıl geleceksin diye.
Yalnız gözleri değil, sesindeki çatlaklık, ah sesindeki çatlaklık, belindeki kıvrım, boynunun sol yanı, omuzları, ayak bilekleri.

Durdu saatin çıkardığı ses. Sustu saat. Sustuk biz.

14:33

12 Mart 2019 Salı

BİR YAPRAĞA İNANIYORUM O ANDA


Bordo etekliği ve hardal sarısı üstüyle göz alıcı diyebilirim. Evet o anda tamda bunu dedim. Göz alıcı. Gülerken alnında kırışıklıklar beliriyor, yaşlı olmamasına rağmen yaşanmışlıklarda tüketir ömrü der gibi bakıyor. Biraz uzağımda. Kıvrak bir şekilde üstündeki hardal rengi yöresel kıyafetin cebinden tütün poşetini çıkardı. Esmer uzun parmaklarıyla ustaca bir iş çıkarması fazla zamanını almadı. Tam karşımda yaktı tütününü. Ben ise sürmeli gözlerine bakmakla yetindim.

17:28
Hızla kayıp giderken yol, biz bizliğimizden uzaklaşıyorduk. Bu da yetmiyordu. Bizliğimiz gideceğimiz kentte karşımıza çıkmayandı. Tanımadığımız kentleri özlemelerimiz boşa değil demiştim. Kendimiz oluyorduk tanımadığımız kentlerde. Az olurken çoğalıyor, çoğalırken birden öze dönüyorduk. Kelimelerle hasret giderme arzun bitmesin. Kalemin sana ve tüm insanlığa umut olsun diyen İstanbullu ablanın duasını dönüş yolunda anımsadım. İyi dileklerle, dualarla ayrıldığımız kentte bıraktığım çocuklar yorgun düşüp uyumuşlardır bahçede. Annelerinin dizleri dibinde. Babaları yokmuş gibi olan çocuklar bunlar. Varsada babalığı da annelerinden öğrenen çocuklar.


Kalabalığın içindeydim sonra. Hemen üstümüzde ki beyaz şemsiyede 2 güvercin bekliyordu. Dikkatimi insanlardan daha çok çeken 2 güvercin. Ya onlar beni taklit ediyordu, ya ben onları. Buraların sahibi onlar sayılırdı doğrusu. Aynı şeyi yapıyorduk uzun lafın kısası. İnsanları izliyorduk. Fatma küpelerime bakıyormuş. Bunu geç farkettim. Yanımızdaki kadın ise ağlayan çocuğu susturmaya çalışıyordu o sıra. Yanıma gelip amcasının kızını arkadaşız diye tanıştırdı Fatma. Arkadaşız dedikten sonra, şöyle devam etti. Benim babamla bunun babası kardeş. Bir tebessüm oluştu yüzlerimizde o vakit. Ağız dolusu gülümsedik. Fatma, onun arkadaşı ve bir kaç kişi daha.

Telaşe içinde kendime yer bulmaya çalışırken Fatma aklıma geldi. Kulağımdaki küpelere baktığını geç farketmiş olacağım ki yüzü düşmüş kendi kulağındaki iplere dokunuyordu. Küpelerimden iki tanesini çıkartıp avucuna koydum. Ben nineme söylerim Urfaya dönünce dedi. Cebine koydu. Düşmemesi için gösterdiği çabada görülesi.

İnsan kendini yalnız hissedemiyor bu topraklarda. Muhakkak bir taş eşlik ediyor sana. Ya bir oğlan çocuğu. Ya da Riha'lı mavi gözlü bir keçe kurdan. Muhakkak Özge oyun istiyor. Annesi yanında olmasına rağmen sıkıldığını anlıyorum. Merdivenlerin başında yakalıyor ellerimi. Sevince biraz, annesinin sürmeli gülen gözlerini görüyorum. Yabancılık çekmeden kucağıma geliyor, boynuma sarılıyor 3 kat merdiven çıkıyoruz. Boynuma doluyor kollarını iyice. Elinde tuttuğu ekmekten yediriyor oyun arkadaşına. Mutlu oluyorum onunla. Benim adımı sormadı. Tam anlamıyla tanışamamışız gibi görünsede olsun, onu unutmayacağım. Sayfalar eskise de Özge eskimeyecek. Annesinin kutsal bilip Özge'nin eline tutuşturduğu ekmek hatrına..
Yanaklarımı dudaklarımı öpen, türlü türlü oyunlara girişen kocaman yürekli küçük kız.

Sonra onu bir daha gördüm, bir daha, bir daha.

Onu kaç defa gördüm hatırlamıyorum. Esmer uzun parmakları gözlerimi iyileştirdi diyebilirim. Uzunca zamandır gözlerinin feri gitmiş sözünü duyduğuma göre, iyileşmek tanımı yerinde olmuştur.

Gözlerimin iyileştiği kent. Gözlerimi iyileştiren Kadın..

Telefonun sesini kısmış üstelik titreşimini bile kapatmıştım. Öyle hatırlıyorum ama anlaşıldığı üzere cayır cayır çalıyor. Becerememişim. Arayan kimse epey ısrarcı. Bunun da bir sınırı vardı değil mi üç kere çalsın kâfi. Azıcık anlayış. Uykumda bile insanlardan beklenti içine girdiğimi farkedip kalktım. Pes etmek zorunda kaldım. Arayanın pes edeceği yoktu. Olur mu hiç?

Yataktan kalkınca dün gece yarısı yere düşürdüğüm gözlüğün üzerine bastım. Çünkü kötü başladı mı kötü devam etmeli. Güzelce kırdım dedim kendi kendime. Koli bandıyla yapıştırdım ve taktım. İşlevi yakını görmem hem. Görsellikte ne imiş?




6 Mart 2019 Çarşamba

Veda Bunun Adı



Birinden mi, kimden? Bir şeyden mi, neyden? Medet umduğum ne, kim, yerse o yer tam olarak neresi?

Dünyaya geliş kolay olmalı. Dünyaya getirenden mi hesap sorulmalı yoksa? Boşa kürek çekmek olur. İnsan dünyaya gelir ve bazen vaktini bekleyip bazen ise bunu beceremeden gider. Boşa kürek çekmek deyimi her yere uydu gibi oldu. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Söz hakkı yok doğal olarak bilmediğim bir yere gelmek istemiyorum deme lüksü de yok.

Geldin işte. Bebektin önce isminin konulması için yaklaşık 10 gün bekledin. İsmini koymak isteyen amcan altınsız gelmek istemediği için 10 gün bekledin. İsimsizdi belkide adın. Baban ve annen sana ne diye seslendiler acaba 10 gün boyunca. İsmine kavuştun amcan gelince. İsminin 10 gün geç verilmesinden kaynaklı olduğunu düşündüm şimdi. Bu ismi kabullenmeyişinin. Seslenildiğinde bakmaman hatta, bana sorarsan bundan kaynaklanıyor. Ben kim miyim? Sen değilim. Bak biraz önce bir gürcü gelin ve damadın birbirlerine sarıldığı küçük bibloya daldın böyle uzunca. Yöresel kıyafetlerinin güzelliğini düşünmediğine eminim. Dalışın hiç yoktan yere de değil. Sonrası vedayı getirecek.

Annen ve baban üçüncü çocukları olduğun için mi bilinmez 7 yaşına gelene kadar sana kimlik çıkartmadılar. Değil mi? Mahalledeki arkadaşların okula giderken sen onların gelişini beklerdin. 90 ların hemen başı oysa dünyaya geldiğin vakit. Yani çok çok eskiler değil. Bir hafta 10 gün kadar sonra kimliğin çıkıyor ve sende okula gidiyorsun sonunda. Gidiyor gidiyor geliyorsun. Hiç büyümüyorsun. Hiç büyümüyorsun.

Güzel kızlar, esmer çocuklar vardı sınıfında. Ve Türkçe yazılından 100 aldığını duyduğunda işte tam o zaman, bu puanlara pek alışkın değildin. Kimse alışkın değildi. 100 deyince çok büyük bir şey oluyordu. En büyükten bile büyük.

Fazla esmer, çekingen bir kız. Çekingenliğini sokak kavgalarıyla üzerinden atmaya çalıştığı yıllar. Gecekondu evlerin çatılarında dolaşan, kiremitleri kırmamak için parmak uçlarında yürüdüğü zamanlar. Yüksekten korkmadığı zamanlar yani. Mahallede çıkan kavgalarda çocuklarının arkalarında duran anne babalar. Çocuklarının başlarını okşayan haksızsa bile insanların içinde çocuklarının ellerini tutan anne babalar.

Haklı olduğumuzda bile yani haksız yere dayak yediğimizde bile sahip çıkmayan annen baban. Bir de üstüne onlardan dayak yemen. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Değil mi?

Çatılarda aradığın kuşlar yok şimdi. Varsa da sana uzaklar. Kırkanat en sevdiklerin arasında. Bunu da bilirim. Ben herşeyi bilirim.
Öyle bir yokuş işte bildiğinizden daha uzun, daha dik. Öyle bir düşüş. Dizler paramparça, kan içinde. Oysa sana seslenenin baban olduğunu anlarsan öyle koşarsın. Koşarken seni arı sokmuş çokta umrunda olmaz. Düşersin. Sağlam düşersin.

Bir baktım baban sana göğüs kısmında redkit resmi olan bir tişört almış sokak satıcısından. Herhalde olurdu üzerine. Denendiği nerede görülmüştür al ve giy işte. Sevin işte. Sıkı sıkıya tutunduğun sarı renkteki tişörtü giydiğinde, yakasının böyle bir tarafının yamuk olduğunu gördüm bende.

Herhalde benim vücudumdan kaynaklı diye düşündün. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Kızma. O tişörtü bende hiç unutamadım. Derken boyun uzamadı, kilo ise hiç alamadın. Ufak tefek kaldı bu çocuk dediler. Annen ekmek yediğini söyledi hemen. Yemekle birlikte ekmek yemeyen çocuklar büyüyordu. Yemek yerine ekmekle karnını doyuran sen ise kalıyordun öylece.

Dünya işte. Tadı buruk ve mayhoş olan şeyleri severdin. İğdeyi ve ayvayı yemyeşilken severdin. Olgunlaşmış meyve hiç sana göre değildi. Kayısı yeşilken yenirdi o mahallede. Olgunlaşanlarla mahalledeki teyzeler tarafından çocukların kahvaltıda yiyecekleri reçeller yapılırdı.
Zeytini seven, ekmekle giyen çocuktun sen. Zeytin yerken canı peynir isteyen. Peynir yerken ise zeytin. Bu hissiyatı bilenler çıkacaktır şaşırma sakın.

Şimdilerde siyasi propagandaların giriş cümleleri olan bir şeyler için girilen kuyruklar. Beklemeler, beklemeler.
Yaşını hatırlamasanda tam olarak 10 belkide 12. Sabahın karanlığında henüz gün ışımamışken henüz geceyken ekmek almaya giden aile fertleri arasındaydın çocuk yaşında. Ablalar ve sen. Ve komşu annen, akraban aynı zamanda. Senden başka tüm mahalle çocuklarının annesi o. Karanlıkta herkese 5er tane ekmek verilirdi. 5er ekmek alabilirdin paranla.

Şimdilerde yaşını sorduklarında biraz hoş sohbetten sonra, çocukluktan beri yediğimiz halk ekmeğinin 15 kuruş olduğu zamanları biliyorum ben cümlesini gönderiveriyorum. Hatta üzerine 1 lira 5 kuruş a 7 ekmek alınabileceğini ekleyip bazen 6 ekmek alıp kalan paraya leblebi tozu aldığımı itiraf ediyorum.

Dünya böyle bir yer işte. Dünyaya gelmek kolay olmalı diyorum yeniden . Çok kolay.
Ama gitmek mesele.

3 Mart 2019 Pazar

RUGAN AYAKKABILARA DUYULAN ÖZLEM



İlkokul 5.sınıftaydı. Okula gidip sırasına oturduğunda ufak cam şişenin o günde masanın üzerinde onu beklediğini görür, eline alır bir süre bakar, kapağını açıp kokusundan içine neler karıştırdığını anlamaya çalışırdı. Her gün ona parfüm yapan, bir gün ise en güzelini yapacağının hayalini kuran Semih de büyümüş olmalı diye düşündü şimdi. O günler Semih'in en yakın arkadaşının evinde beslediği tarantula'yı okula getirip cool davrandığı, herkesi başına topladığı günlerdi. Çabuk geçmediği sanılan, oysa çok çabuk geçen günler yani.
O zamanlar 23 Nisan kutlamalarına katılan kızın pembe kurdelalı gıcır mı gıcır ayakkabıları ondan başka kimsenin beğenisini kazanmasada, elinde kalan 3 fotoğrafta gözlerini ayakkabıdan ayıramadığını gördü. 17 yıl geçmişti. Döndü o günlere yeniden, bir kez daha ve duyduğu mutluluk o zamankiyle eşdeğer..
Büyüklerin anlattığı gibi yastığının altına saklayıp uyumasada, tören boyunca kafasını kaldırmadığı anlaşıldı ayakkabılardan. Anımsar gibi oldu.
Delil ise 3 fotoğraf..

Çise sarışın olan, gözleri mavi. Birbirlerini itekleye itekleye kavga ettiklerini hatırladı birden. Kollarındaki çizikleri annesi sorduğunda ise kavgayı söyledi. 2 katlı evleri geldi gözleri önüne. Geniş mi geniş salonları. Odaları. Koltuk takımları sehpaları. Evlerinin gözdesi çise.
Sonra 2 tane olan mavi kanepelerinin eskimişliğini hatırladı ama üzülmedi. Annesi ekmek yaptığında o kanepelerin üzerine örtü serilirdi ve ekmekler dinlenmesi için dizilirdi. Ve o zaman mavi kanepeler yeniydi. Geldiğinde hayran kalınmıştı ailecek rengine..

Hem her sabah saçlarının düzenli oluşunu kıskanırdı yalan değil. Güzelce örülmüş dümdüz sarı saçlar. Kıskanılabilir.. Eskimiş mavi kanepeler ise özlenebilir..


Sabahtan akşama kadar Karagöz Hacivat oyununa hazırlandıkları evi şimdi gitsem bulamam diye düşündü. O da başka bir arkadaşıydı. Apartmanların olduğu yerleri, oralarda oturan insanları zengin bilirdik. O ev apartman değildi sadece apartmanlara yakın idi. Evin kapısında bir araba garajı vardı ve güzel mi güzel bir arabaları.

Sonra ya bir yokuş iner eve yaklaşırdım. Ya da dolambaçlı yolu seçip beslenme çantamı mahallenin köpeği şanslıya verdiğim yoldan yürürdüm. Yavaş yavaş yürürdüm. Çünkü biraz büyüdüğüm zamanlardı. Çok değil, biraz büyüdüğüm zamanlar.
Koştuğum, düştüğüm zamanlardan kalan kabuk bağlamış diz yaraları vardı 15 yıl öncesine kadar. Yavaş yavaş yürümeyi öğrendim zamanla. Hem artık sertleşmiş kabuklarını kavlatıp kanatacak yaralara ihtiyaç yoktu. Olmasa da oluyordu. Olmayınca da oluyor.. Çünkü yara çoktu. Dizde değildi ama çoktu.
Derinden kanayan yaralar..
Nerden nereye dedim.

Plastik sandığım sert oyuncağıyla burnuma vuran çocuk canımı çok yakmıştı o zaman. Burnum kanıyor bir türlü kanama durmuyordu. Komşunun babasıyla, komşunun arabasıyla hastaneye gittiğimizde canımı yakan iğne yapmışlardı. Komşunun arabası olması değilde komşunun akşam erken gelen babaları yakmıştı bu defada canımı. Canım her şekilde çok yanmıştı anlayacağınız. Hoş anlamanızı beklemem. Ben kendimle konuştum yine geçenlerde. Bu beklenti işi bizi hâlden hâle sokan. Beklenti işi bizi yıkan, hayal kırıklığına uğratan. Yanıltan, bizi içten içe hırpalayan..

Konuştum kendi kendime dedim ya, gerek yok beklentilere.
Beklentilerle geçiyor ömür dediğin değildi hasret'in bıraktığı dizeler. Bir insan ömrünü neye vermeliydi. Harcanıp gidiyor ömür dediğindi.
Dedim ya nerden nereye..


Sonra bir bebeği hiç bir zaman emziremeyecek olmanın hissettirdiği duygu kapladı içimi, tarifi kolay olmasa gerek. Bir bebeğin dudakları göğüslerimde süt arayamayacak. Kabullendim dedim. Hem sokaktaki tüm çocuklar benim çocuğum. Dünyadaki tüm çocuklar.

Anne gibi hissetmeninde şartları var mıydı yoksa? Bir rahme ve sancılara ve emzirmelere ve daha başka neye ihtiyaç vardı. İhtiyaç yoktu. İhtiyaç yoktu. Ben bu duyguyla geçmiş zamanlarda tanışmıştım oysa. Yeni değildi. Sadece çoğalandı. Elimde olmadan çoğalan.. Duygumu size takdim etmek isterim. Benim Duygum. Benim.

Annem üst bahçenin girdikten sonra epey aşağıda kalan kısmına soğan dikerdi. Soğanların evi gibi görünürdü diktiği yer. Sanki orta halli bir kulübenin yeri gibi olurdu orası. Kış olup kar yağdığında Barış amca öldüğünde evimizdeki büyük beyaz mumları yakmış karlar üzerine dikmiştik. Soğanların evine yani.
Sonra ellerimizde birer tane yanan mum, sen gidince güller açar gülpembe şarkısını söylemiş, çocuk olmamıza rağmen ölümün ne olduğunu bilip ağlamıştık sanki..

Sonra Ahmet abi deyip ağladık, Kazım abi dedik. Abi deyince ağlamalarımız çoğalıyordu. Nedendir bilinmez. Ağlamalarımız çoğalıyordu.

Gözyaşından güç alınıyordu. Gözyaşı direnci artırıyordu. Toprağa verilen can suyu gibi.

GÖZLERİ BEGONVİL

Zamanı var diyordu. Zamanı..

Bunu bir başkası söylediğinde sinir küpü olup ortalığı birbirine katmışlığım, insanları umarsızca kırmışlığım, aniden yükseldiğim çok olmuştu. O an öyle olmadı. Kendimi eleştirdiğimde tek bir seçenek sunan insanlar gibi davranmıyor, hem eleştirimi haklı buluyor hem de mantıklı gerekçeleriyle, esprili cümleleriyle yüreğimde bir yere dokunuyordu. Bir gülüş bir insanın sokağını şenlendirebilir. Kaldırımda betonun bir boşluğundan yer bularak fırlayan ve insanlara kendini gösteren bir çiçek görüyoruz da içimiz seviniyor ya. Sonra sanıyoruz mahallemiz komple çiçek olmuş. Devamında sanki insanların gözlerini çiçek gibi görüyoruz. Sanki mavi, yeşil, siyah, kahverengi, ela gözler gitmiş yerine kolyoz, çuha, kaktüs, menekşe, karanfil gelmiş. İnsanların gözleri çiçek. İnsanların gözlerinin çiçek olduğu bir sokak çizmeye çalıştım resim defterime. Neler yapıyorsun sorusuna çiziyorum diyemedim bir süre daha. Yazıyorum demek bile ne kadar çok zamanımı almıştı oysa. Kolay olmayan şeyler kırılganlık doğuruyor. Kırılgan oluveriyor insan. İçimi açtım sana diyor ya şairlerin hası. Kırılgan olunca da iç kolay açılamıyor..

Begonviller demeyi unuttum. Ahh! Koca bir ah hemde. Begonvil gözlü genç. İsmini böyle bilin istedim. Sanat ve şiir yönün var bu konuda ihmalkar olma demeye getirdi bence kurduğu cümle ile. Yani üzerine git. Yani mutlaka yap..
O zaman bir söz de sana verelim begonvil gözlü genç. Bir söz de sana. Konuşman konuşma, dinlemen ise dinleme. İnsan böyle konuşmalı, böyle dinlemeli dedi iç ses. Vakitlice olmalı her biri. Bende onu dinledim. Eksiktim ona rağmen bunun endişesini taşımadan, tedirginlik duymadan dinledim. Kelimeleri duymak kıymetli, kelimelerin hangi manalar taşıdığını o esnada 10 saniye kadar düşünüp kavramak ise kıymetin özü.

Başıma gelenlerin özetini anlattıktan sonra derin bir nefes aldım. Ne kadar rahattım, bunun şimdi farkına vardım. İçim şenlenmişti çünkü bir çok duygu bulaşıcıdır bunu biri muhakkak söylemişti. Malatya ve Sivas'ı konuştuk. 3 temmuz u 4 temmuz a bağlayan gece yaptığım tren yolculuğunu birde. Aslında Şafî olan fakat Hanefi olduğunu iddia eden, kökeninde hem Ermenilik hem Kürtlük olan fakat kendini bir Türkten daha çok Türk hisseden adamın 3 Temmuz a yüklediği anlamı birde. Beni 3 Temmuz gecesi Sivas'a uğurlayışını ise en son. Sonra aklıma kraldan çok kralcı olmak sözü geldi. Paylaşmadım onunla. Ne kadar az cümle kurarsan o kadar çok onu dinleyebilirsin. Bu bir fırsat elinden kaçırma gazeteci kız dedi iç sesim. Gülümsedim. Anlamış olmalı gülümsedi. Çünkü ağzından çıkan her sözü yakalama isteği oluştu birden bire. Sanki tutmalıyım her bir cümleyi. Anı ölümsüzleştirmek için bir adım atmadı. Bende.. Yalnız yakın zamanda begonvil bulabilirsem eğer bir begonvil eşliğinde ona sunacağım tüm bu satırları.. Fotoğraf olmasa da neşe eksilmedi. Arttı. Arttı..

Üşüyen ellerim ısındı sonra. Bunu sormasa söyleyemezdim. 5 dakika boyunca yürüdüğüm yolda üşüdüğümüde söylemeyecektim aslında. O anlamasaydı eğer.
Söyleyeceklerim, söylemeyeceklerim.. Derken.
Hazırlıksız gelmiştim evet sorularım yoktu 6 ay aradan sonra röportaja gidiyorum diye kandıramazdım kendimi. Sorular hazır mı diye sorduğumda şehir ısındı sanki tebessümüyle..

Balık burcu olupta duygusal olmayan hüznü yediği ekmeğe katık etmeyen var mıdır? Keşke sorsaydım bir soru hakkım olsaydı da. Oturup bir gün bir taş için saatlerce ağladığımı söylediğimde incindiğini hissettim. Yanılmış olamam.

Bir taş için ağlamak. O konuya hiç girmesek mi? O sıradan bir taş değil. Zaten taşlar sıradan değil. Taşlara verdiğim değeri ise ablamın neredeyse 15 yıl geçmesine rağmen unutmadığı, yılda bir mutlaka anlattığı hikayeyi dinlerken her defasında gözlerimi kaçırıp....

Taşları sahiplenme isteğiydi o, hiç eksilmedi. Aslında hiç gitmek istemediğim bir yerdi, fakat kırmızı kapaklı ansiklopedileri vardı salonlarındaki vitrinin üst kısmında. Onları elime aldığımda içten içe sevinir, hepsini okuyabilir miyim diye düşünürdüm. Bana imrendiklerini, beni çocuklarına örnek gösterdiklerini hissederdim. Duyardım ama umursamazdım. O kırmızı kapaklara dokunmak ellerime iyi geliyordu evet.
Hayal gücümün sınırsız oluşu okumama, okumam ise dünya gözüyle göremeyeceğim yerlere gitmeme yardımcı oluyordu. Yolumu açıyordu yani bir nevi.
O evin arka bahçesi diye başlamalı cümle. Öğrenilmişlikler, alışıla gelen budur değil mi? Fakat öyle değildi evin otoparkında çok taş vardı. Bahçesi olmayan evin otoparkında çok taş vardı. Biri ikisi üçü derken bir sırt çantası dolusu taşı 45 dakika yürüme mesafesindeki evimize giderken ablam taşımıştı. Şimdikinden daha çok çocuktum o zamanlar. Üzerimdeki kıyafetler bile çocuk kıyafetleriydi. Redkitli tişörtü giymiş miydim acaba o yaşlarda. Ablam kızıyor ve çantada ne olduğunu soruyor belliki o da çok büyük değil o zaman. Açıp bakmadan yola devam ediyordu.. Bir taş için ağlamıştım dediğimde bu anıyı paylaşabilirdim aslında onunla. İçimi açmak zor olsa da neşesi çoğalsın diye içimi açabilirdim. İçimi açtım sana diyen şairlerin hası ne güzel mısralar bıraktı bizlere. Bunu da eklerdim.
Begonvil gözlü genç. Bana sorarsan çok yakıştı bu isim. Begonvil bulmalıyım. Aklımda.

Senin için.. Sigarayı azalt, kilo almaya çalış. Bence tüm bunların altında kendine karşı bu kadar acımasız olma da var. Ya da ben olsun istedim. Bu da olabilir.
Kendime karşı acımasız eleştiriler yapmayı oldum olası tercih ederim. Keşke bir işe yarasa. Hüznü bırakıp realist düşünebilsem. Ama dedim ya cesaretim kırılmış olmalı. Ama henüz bitmedi. Ama larım birikti yalnızca.. Bitmedi.

Zaman geçti ve kalkmak zorundaydım. Ahh bu zorunda olduğumuz için yaptığımız şeyler. Ne kadar da kötü. Bundan kötüsü de var dedim. Şimdi yapman gereken 1 buçuk saatinin nasıl geçtiğini düşünmek ve bunu asla unutmamak için ölümsüzleştirmek. Çünkü bunu öğrendim. Zihnimin oynadığı oyun bir gün herşeyi unutmama sebep olacak..
Üzerinde çok durmadım.


Duygular bulaşıcıdır. Gülüşler bulaşıcı. Sevinçli olma halleri.. Öykü dolu bir gün böylece geçti, gitti. Gitmedi..

Kaldı. Kaldı..

SAHİ NASILDI O TİRAT



Aç Yüreğini Bir Merhaba'ya..

Merhaba İlhami.

Bana, merhaba kelimesinin anlamını söylediğin zamana gittim bugün, bir konçerto eşliğinde. Tahmin edersin hemen. Bana yabancı olmayışından olsa gerek. Neyse, konudan sapmamalıyım. (Konçertoyu dinleriz bir gün yeniden)

Bildiğin gibi, ucu açık, yarım kalmış cümlelerle doluyum oldum olası. Bunu bildiğinden eminim yinede hatırlatma olsun.
Aklımda ya da içimde biriken her ne ise onu bir an önce aktarma, aktarabilme telaşından oluyor yarım kalmalarım. Bu telaş hiç mi eksilmez? Eksilmez diyenler azınlık değil. Sevindim sonra..

Merhabaya dönelim mi? Dönsek iyice olur.

Merhaba ji tera. Merhaba sana. Evet benden sana bir kötülük gelmez. Kurduğun cümle birebir buydu yanılmam. Hafizamın zayıf olduğunu, bir gün herşeyi unutacağımı düşünsende sen çoğu zaman. Olsun. Unutmadığımı gör diye belki de tüm çabam. Benden sana bir kötülük gelmez. (Kelime anlamı)
Gelmeyecek. Çünkü sana içimdekileri gösteriyorum bir merhaba ile.
'Benden sana bir kötülük gelmez'

Sabahın erken saatinde eline aldığında uçurtma malzemelerini, ilk kez insanları reddedip, (Bunu yapman senin için kolay olmadı sanıyorum.) kendini adadığında adeta, bu anı unutamam diyordum. (Unutamam)
Hayalini kurduğun, hayaline eşlik ettiğim uçurtma için onca yol yürüyüşümüzüde. Uçurtmanın ipini salışımızı, salışımızı, salışımızı..
İnciyle Barışı hatırlayıp uçurtmanın ipini bırakmadan sımsıkı kenetlenip ağlayışımızıda.

Benim düşlerimde her daim kendine yer bulan Jümrah, hani bildiğimiz kız çocuğu. Kulaklarında ipten küpe takılı, çilli yanakları sert rüzgarların etkisi ile kırmızı ve çatlak, yüzü çoğu zaman solgun ve de bir deri bir kemik. Her gördüğü ablanın gözlerinden önce kulaklarına bakan kız bu. 4 yıl önce ayrıldığımız şehirde bıraktık onu. Renkli uçurtmalar onunda düşlerinde yer bulurdu kendine. Adım gibi biliyorum. Alibabada dağların hemen önünde dururduk. Akan suyun kenarından eliyle dağları gösterir, ne kadar yüksek olduğunu söyler, hemen arkasına ilk burada uçuralım, önce dağları aşsın göğe ulaşsın uçurtmamız derdi. Oradaki ağaçlar ve akan su hala duruyor mu merak ederim ara ara. Alan epeyce genişti, soluğumuz kesilene kadar koşmalarımız ondan. Jümrah ile ayrılmadan önce etraftaki odun parçalarını toplar, evlerinin önüne kadar taşırdık. Gece soğuk oluyor ben üşümem ama anneannem yaşlı diyen Jümrahın yaptığı fedakarlıklar yaşına göre epey fazlaydı. Zaten sonra az rastladım böyle kendinden ödün vermelere.

Bir çığlık yükseliverdi göğe. Önce kocasını boğdu sonra kendisini ani bıçak darbeleriyle delik deşik etti kadın.

Annesinin babasını boğduğu, kendisini ise defalarca kez bıçaklayarak öldürdüğü gün evde olan Jümrah, henüz 11 ine varmamışken o gece büyüdü. Ufacık koridorda biriken çokça kan birikintisinin, anneannem görmesin diye üzerini kapattığım gün büyüdüm ben cümlesini kurdu az zaman sonra..

Çocuk olamamış bir çocuktu Jümrah.. Çocuk olamamak neydi?

Ve büyüdükçe değişiyordu insan, dönüşüyordu. Değişimin bazen iyi bazen kötü olduğunu biliyorduk. Biz Jümrahı bıraktığımızda henüz büyümesine çok vakit vardı bakmayın siz ona büyük gibi davranmak zorunda kaldı yalnızca. Kendisine çok bol gelen elbiseler giymişti çocuk yaşında. Artık çocuk gibi değil büyük gibiydi. Her ne kadar üzerine yakışmasa da büyüklük elbisesi..

Geçen 4 yıl sonunda karlı yollar aşıldı. Yüksek dağları seyrede seyrede uyumuşum. Gözümü açtığımda tren Sivas istasyonundaydı.
Geldim dedim İlhami. Duyuyor musun beni?

Hani o gece, soğuk kış gecelerinden biri. Sabah olmadan en kalın sandığımız kıyafetlerimizi giyip kendimizi sokağa attığımız gün varya. Saat 4 civarıydı.
Uzunca bir yol sonunda tren istasyonuna varışımız.
Bilet alınır, tren gelirken çalınan marş hala kulaklarımda. Bunu iyiye yorma. Kim bilir belki bir gün gerçekten unutacağım herşeyi. Sonra trene bindik ve Malatya yolculuğu başladı..

Bilmediğimiz bir şehir ama yabancısı değiliz gibi aynı zamanda. İndik trenden kar yağıyor ve kırılmamış bir soğuk havada. Tanıdık bir şeyler var şehirde, görmesekte hissediyoruz çünkü. Adliye karşısında karnımızı doyururken içimden konuşuyorum. Şu sıkıntılar bitince sadece bu yemeği yemek için gelelim buraya. Öyle acıkmışım demekki. En son kaç gün önce yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım hemen. Baş dönmem geçsin diye bir şeyler ararken reçel geçmişti elime yurtta. Ve birde Yasin abinin sakince şeker atıp, yemiyorsan bari beni kırma deyip içirdiği çay. Sana kırk gün yemek vermesek aklına gelmez diyen annemi andım o dakika. En son beni aradığında hat hemen düşmemiş galiba. 10 saniye kadar sessizlik oluyor sonra çalıyor. Açtığımda telefonu gittin diye çok korktum dedi bana. Ben ne dersem diyeyim benim annem hep bu korkuyla yaşayacak nasılsa..

Cezaevi aracı göründü. İçimdeki coşkuyu tarif edebilir miyim? Küçücük camlardan bizi gören, ağız dolusu ve yüreklice gülümseyen insanlar aracın içinde. Aracın içinde kaç insan? Kaç adam, kadın, belki henüz büyümemiş kaç adam/kadın görünümlü çocuk?
Sayfalar dolusu yazılan mektuplara iliştirilen, okurken an be an  hissedilen tebessümün kaç katı görülen. Dünya gözüyle görmek gerek.
Dünya gözüyle görmek gerek..

Erk; baskıyı, gözdağını yeri geldiğinde (çoğunlukla, hatta hep) şiddeti anımsatır bir çoğumuza. Yanılmadığımızı gördük defalarca. Gördük ama bir de gururluyuz, öfkeliyiz, birikmişiz. Delicesine bir cesarette var aynı zamanda. Böyle içimizi deşseler kör olmayan bıçaklarla çıkarıp alamayacaklar. Vermeyeceğiz. Öylesine fazla. Eksilmesi ihtimalinden korkuyoruz yalnızca..

Korkuyorduk. Belki de korkuyordum. Ama dedim ya cesurdum. Delirmiştim zannedersem, korkumun üstüne üstüne gittim. Kendimi mahkeme salonunda buldum. Kulağıma eğilip 6 uğurlu sayım dedi İlhami.
Şiştttttt sessizlik.

Derken başlamak üzere, başladı, devam ediyor, bitmeye yaklaştı, bitiyor. Bitti.
Bitti İlhami.

Merhabalaşmak önemli ve merhabalaştıklarımız değerli. Hem biz çoğalıyoruz git gide. Şimdi az görünsekte kol kola girince kalabalıklaşıyoruz.

6 kişi, 6 kişi olarak kalmıyor hiç bir zaman.
-Bilsem eksilecek, zaman o dar salondayken dursun isterdim dedim.
-Orada tutsaklardı dedi.
-Sustum.
6 kişi 5 oldu. Timuçin gitti. Biz orada kalakaldık. Uğurlu sayısı hala 6.
-Ölümünü kabullenemediğim bir insan o. Babasının gömleğini de unutamadım dedim.
Ne acı. Tüm bunları konuştuğumda ben, insanların duymalarını istiyorum cümlelerin içindeki yakarışları. Çığlıkları. Çok acı.

Acımalarını istemedim. Acımak iyi değildi. Ölen çocuklara, gençlere, gömleği yırtık kamburu çıkmış amcalara acınmazki.

İlhami Pia dinletti dönüş yolunda bana.
-Ben Kairos dedim. İlhami Pia.
-Ben Ekim dedim. İlhami Denizli.
-İkimiz birden 'Sevgi Duvarı'

Çöp konteynırlarının içinde çocuklar var dedik. Yineledik..

Hüznü az terkedip hoş sohbetli gürcü arkadaşları ziyaret ederdik. Hem onlar bize acımıyorlar. Acımak iyi değildi. Direnenlere duydukları hayranlığı anlatırlardı her fırsatta. Sonra içimin neşesi Kazım abiyi göremedim söyleyemedim halklar ölüyor kardeş olamadan diye.
Metin'e duyulan özlemi en iyi hangi dilde anlatabilirdim. Ahmet abinin şarkıları dağlara. Dağlar karla kaplandı. Katırların kanıyla çocukların kanı birbirine karıştı Ahmet abi. Şarkıların dağlara.

Diyarbakır otobüsünün ardından tanımadığımız insanlara el salladık. Evin hemen girişinde küçük pencerenin altındaki yere konulan kömür torbaları ve hemen yanında özenle dizilmiş odun parçalarını hatırladık. Kanlı karları hatırlayıp ısınmaya utandık.

Elimize nereden geçtiğini bilmediğiniz kıymetlilerimizdi onlar. Ansiklopedilerimiz kırmızı kaplamalı ya da lacivert.
Aklımızda geçmişten kalan her ne var ise birer birer andık..
Önce sık sık zaman geçtikçe ara ara yapar olduk bunu. Gidenleri (Kişiyle sınırlı değil bir eşya bir duygu olabilir) yad edip, gelenleri karşılamak gibi bir şeydi. Sadece kendi hayatımızda, alıştığımız için uyguladığımız ritüel haline geldi elimizde olmadan.

Malatya orda kaldı. İçimizde.. Sivas başka yerde. Denizli ise çok uzakta.

Biz neredeydik peki? Tren garlarında, gürültülü otogarlarda. Sabaha karşı ise sessiz. Yalnız ve yalnız kimlik soran polislerin olduğu sessiz otogarlar..

Evet, hayır..
Evet. Yine boş ve yine loş odalarda.

İtü'nün yukardan hiç bitmeyecek gibi görünen merdivenlerini konuştuk. Hiç görmediğimiz Adalar'ı. Parkları, köprüleri, meydanları. Karanlık sokakları, kimsesiz çocukları. Bitmedi, bitmeyecek dedi İlhami. Şimdi ona anlattığımda neden bunca zaman anlatmadın diye içerlediği bir şeyden bahsedeceğim. Çok etkilenmiş olmalı.
Yaşayan da etkilenmişti o akşam.

Bir evdeyiz. O dakika, kimsenin sigara içmediği bir salon koydum oturduğumuz yerin adını..
Anadilini annesinden duymadığı için bilmeyen kız, duvarda yazan yazıyı anlamıyor, cebinden çıkardığı sigarasını yakıyor. Ve orada bulunanların neden güldüklerine bir anlam veremiyor o esnada. Arkadaşları duvarda yazan yazıyı çeviriyorlar resmi dile.

Burada sigara içebilirsiniz. Eğer gönlünüzden geçen tutarı kutuya atarsanız.
Para kutuya atılır. Sigarada olayın şokuyla söndürülür. Hüznü dağıttık gibi oldu. Güldük bolca. İyice oldu..

Bir kadın konuşuyor sonra. Hepimiz etrafında oturuyoruz. Kadının ağzından çıkan sözcükleri kaçırmamak için gözlerimi ayırmıyorum. Kaç dakika konuştu hatırlamıyorum.
-Bir ara bana bakıp Türkçe anlatayım mı diye soruyor. Hemen hayır deyip devam edin diyorum.
Anlıyor muyum?
Bilmiyorum. Ama hiç susmasın istediğime eminim. Herkes ona Daye diyor. Kendi kendime soruyorum. Nasıl herkesin annesi oluyor? Bu kadar çok insanın nasıl annesi olabiliyor?

Herkesin annesi, daye.
Benimde..


DÜŞÜNMENİN BİZDEN GÖTÜRDÜKLERİ


Bilsek gidenleri, bizden götürülenleri elimizde olsa yani yine sakin kalır mıydık? Eksilenlerin yerinde kalan boşluğu ne ile dolduracağımızı düşünüp üstüne bir de bunu düşünüp yeni yolculuklara kahramanlar mı yaratırdık farkında bile olmadan.. Üstelik sezgilerimiz kapalı. Düşünürken yitip giden sezgilerimiz. Bir baktık sezgilerimizi de uğurlamışız. Oysa en çok bunun yokluğu hissedilecek. Sorunun cevabı, sakin kalmazdık. Kalamazdık. Üzerimize çökmüş olan, kılımızı kıpırdatmamıza engel olan uyuşmuşluk hali olmasa deyim yerindeyse kılı kırk yarar çırpınırdık, tırnaklarımızı geçirirdik izin vermezdik bu gidişlere, zamanla mücadele eder kanlı bıçaklı olurduk gerekirse. Sonra engel olmaya çalışırdık götürmeye çalıştıklarına sıkı sıkıya tutunup. Ne fayda belki de sonuç değişmezdi. Yalnız o yolda kanat çırpmak bile ne büyük bir anlam ifade ederdi. Belki büyükce bir taş çıkardı yolumuza, kaldırırdık onu da. Derken taşlardan bağımsız bir yazı kaleme alınamayacak dedim. Emek ve ekmek kadar kutsaldı neticede. Bir sokak köpeği olarak dünyaya gelmek ne anlamlı bir varoluş örneği. Ya da şekilsiz bir taş olarak. Elinden bir şey gelmesi mümkünken bunu başaramamış olmak zayıflık örneğidir. Uyuşmuşluk hali budur. Elinden gelmeyecek olan bile yeri geldiğinde mümkün kılınıyorken birde. Biz düşüne duralım. Bizden gidenleri yarattık hem, yolculuğa hazırladık ardından. İçinde bulunulan atmosfer uygun. Daha ne olsun. Zaman her salise bizden daha çok yakın bize. Hislerimiz derin bir uykudayken gelip sessizce alacak almak istediği ne varsa. Belki bir zaman sonra farkına varıp bir soru sormaya mecalimiz olursa eğer bizde sessizliği bozmadan vedaya uygun bir seromoni gerçekleştirir izlemekle yetiniriz. Soru sormakta neymiş? Yola çıkmış yolu yarılamış gidenleri geri mi getirecek hem. Yine de denemek mi? İçinden konuşmayı, düşünmeyi bırakmadığın sürece kayıp vermeye devam edeceksin dedi dış ses. Dış sesle tanışıklığımız yenidir. Al başına ikinci bir belayı. İnce mavi bir sızı gibi devam eden kusursuz ezgisi ile farklı kültürün bu topraklarda bulduğu karşılık olan şarkıyı dinlerken kurulan düşler gerçekleştiği vakit, başka bir ülkede olacak düşleri gerçekleşsin isteyen iki kız kardeş. Kızkardeşin düş kurdukları sırada söylediği cümle bir dağ başı yalnızlığı bize yarayacak olan. Büyük Adam Küçük Aşk ta Rıfat amcanın çıktığı yokuşa benzer bir yokuş düşte yerini bulan. Öyle kederli, öyle dertli.
Kız kardeşlerden biri kimse olmasa da olur dedi. Bir korkuluk olsa kâfi. Hemen yanı başında. Yalnızlık bazen korkutucu olabilir dediği için bu fikri sundu hemen. En yakın arkadaşı korkuluk olur hem. İnanır her söylediğine, susar susar susar. En yakın arkadaşı korkuluk. İsminin hemencecik çağrıştırdığı anlam ise malum. İnsandan korkmak gerek. Yalnızlık değil insancık korkutucu. Baksanıza doğadaki binbir canlı korkuluk gördüğü bahçelere bağlara uğramaz bile. Havanın kararmasına henüz vakit var iken korkulukla yakın arkadaş olundu. Beyaz bir mum yaktım keyfini çıkaramadan rüzgar söndürdü. Sönmemiş gibi yaptım. Büyükler eksik dua derlerdi buna, hemen anımsadım. Benimki düşlerin yarım kalmışlığı. Şuan yaşadığım anı oysa bir dağ başı yalnızlığında yaşayacaktım. Ya Semsur'da Nemruda karşı ya da Ermenistan'dan Ararat ı seyreder iken.
Zamanın alıp götürdüğü anlaşıldı eksik dediğim parçaları..
Getirir miydi getirmişliği var mıydı peki?