Biteceğinden hiç endişe duyulmayan, konuşmalar, karşılığı olan ya da cevapsız kalan sorulardı benim anlatı dediklerim. Diyalog demeye bin şahit gerekmez. Yeri geldiğinde diyalog da oluyordu çünkü. Bilmediğim bir dilde dinlediğim şarkı, yine hiç sona ulaşmasın istiyordum. Bunu çok sık istemem. İstesem de kötüye yormam. Ruhuma iyi geliyordur kimbilir der susarım. İşte bunu sık sık yaparım.
Bir şey der ve uzun uzun susarım.
Kelimelerin hangi anlamlara karşılık geldiğini düşünür, oturup onları bir güzel severim. Kurallı ya da devrik farketmez, kurduğum cümlelerin birilerini iyileştireceğini hayal ederim zaman zaman.
Bilmediğim dilde dinlediğim şarkıda geçen her bir kelimeyi duyarım dikkatlice. Her bir kelimeyi öğrenirim. Aklıma bilmediğim başka bir dildeki şarkıdan zor bela anladığım bir satır gelir. Dinleyip, bildiğim dile çevirip, anlayıp, sevindiğim an gelir.
'Ne güzeldir yüreğimdeki özgürlüğün rengi' gelir.
Kelimenin işleyişini duyarım, içime. Ansızın olmaz bu.
Dünyayı neyin kurtaracağı konusunda çok söz söylenmiştir hatırlarım.
Buna bilmediğimiz dillerdeki şarkılar, şiirlerde dahil midir der yine bildiğiniz gibi susarım.
Konuşacaklarımı, yazacaklarımı saklarım.
Sonra dayanamaz dökerim bir anda hepsini. Avucumda biriktirdiğim taşlar gibi. Saçıveririm bir anda. Dağıtırım ortalığa. O gizli saklı kalsın dediğim kelimelerim de, tıpkı avucumda tuttuğum taşlar gibi acıtır canımı. Ben sakladıkça acıtır. Ben sıktıkça kanatır. Sonra dayanamaz dökerim sayfalara.
Birileri de beni döktü tanımadığım sokaklara. Dolaşa dolaşa buldum, kendimi zamanla ait hissedeceğim bir oda. Kurtuluş değilde, kaybolan bir eşyanı bulduğundaki sevinçle eş değer bir duyguydu hissettiğim. Ya da benzettim sadece. Kendini bulmak bu kadar hafife alınmamalı tabi.
Bir türlü sevemedim şu gereklilik kipini. Gerekli olduğu için yapılan işleri, güçleri.
Duyduğum sese kulak verdim. Ağlayarak beni çağırıyordu bahçeye. Aç olduğunu anlayıp, sessizce eve girdim. Ocağın üzerindeki yemekten payını aldım önce, ellerimle verdim. Ama sessizce. Önüne tabağı koyup gitmek düşüncesini sevmedim. Kovdum aklımdan. Yiyeceği bitmeye yakın, yeterli gelmezse arkamdan gelir düşüncesiyle ayrıldım oradan.
Üç dakika geçti geçmedi seslendi yeniden. Biraz daha, biraz daha derken tencerenin dibinde kalan son yemeği de verip huzurla yatağıma döndüm. Kendim doymuş gibi tıpkı. Uzun süre aç kalıpta yemek yemiş gibi..
Tesadüfen baktım karşı pencereye. Anne kumru uçmuş gitmiş. Yavrular nerede diye düşünürken aşağıya düşürdüğüm mandallara takıldı gözüm. Ve çocuk olduğum zamanlara gittim. Mandallarla oynamakta oyuncakların olmayışına işarettir deyip güldüm. Bu gülmelerim bu yoklukta neye işaretti bunu çözemedim.
Uğraş verecek onca iş varken, üstünde durmamam gereken bir ayrıntıydı benim için.
Aralı pencereden gelen sesleri dinlemeye koyuldum durdum, durdum. Karanfilin azımsanmayacak etkisini bir kez daha hatırlatan ağrıyla baş etmeye çalıştım. İnsanın neresi ağrırsa canı oradadır. İnsanın canı tatlıdır.
Üst kattaki komşunun sesi geliyordu hem de çamaşır ipine çocukların kıyafetlerini asıyordu Hacer. Hem dinliyor hem izliyordum. Yorgundu yüzü, solgun ve de yaşlı. 30'unda yoktu oysa. Çocukların peşinde koşmaktan kimbilir. Ya da kocasının sevgisi, (sevginin böylesi) kıskançlık ve onun getirisi şiddet(i) sayesinde yıpranmış olma ihtimali yüksek.
Bu semtin pazarına gitmiş geçenlerde, köşe başında karşılaştığımızda ayaküstü döktü içini. Bu memlekette kadın olmak, cansız bir obje olmaya benziyor diyor. Parayla satın alınabilen bir objeye. Seni beğeniyorlar ve alabileceklerini sanıyorlar. İstemeleri yetiyor da artıyor. Düşünsene senin söz hakkın bile yok. Reddetmen ise mümkün değil. Kabul edilebilir bir şey olmadığını söylüyor defalarca. Haklı olduğunu bilip, susuyorum. Söyleyecek bir şeyim olmadığında, çaresiz hissettiğimde ve en çokta öfkelendiğimde susuyorum artık ben.
Öfkeli olduğumu bir kez de ona söyleyip, çocuklara aldığım sarı gofretleri veriyorum eline.
Kocası görünüyor kaldırımda. Elindeki siyah poşete takılıyor gözüm. Siyah poşetin ağırlığını hissediyorum. Gecenin uzun olacağını kestirebiliyorum. Bir şey olursa seslen demeyi ihmal etmiyorum. Pencerenin önüne koyduğum taşları unutma. Arayamazsan taşı at diyorum. Gülüyor, bu taktırdığımız kaçıncı pencere diyerek. Kocası kolunu duvara yaslamış, dudaklarımı okuyor adeta.
Kendini dolduruyor biliyorum. Kavgaya sebep arıyor. Yüzünü morartacak, sarı eteği giydiğin için diyecek. Dudağını kanatacak, o kadına güvenerek bana karşı çıkıyorsun diyecek. Bahaneler birikiyor.
Sarılıyorum Hacer'e. Sakın sessiz kalma deyip kokusunu içime çekiyorum, yaşlı yüzünü öpüp uğurluyorum.
Hacer'i çok seviyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder