20 Şubat 2020 Perşembe

Benim değil ayrık otunun hikâyesi



17 yıl önce öğretmenimin kızının pembe elbisesi üzerimdeyken, balo bitimine kadar sahnenin bir köşesinde oturduğum Yunus Emre Kültür Merkezinin önünden geçtim.

İlkokul bitimi heyecanı, çocuk olduğumuzun farkında olmadığımız günler ve fakirliğimiz baki. Baloya sayılı günler kala hafta sonu için dört arkadaş sözleşmiş. Buluşma yerine gecekondu mahallesinden dahil olan yalnızca benim. Diğer üçlünün o dönem şanslı olduklarını düşünüyorum. Apartman dairesinde oturmaları, evlerindeki büyük koltuk takımları, çok zengin olduklarını düşündürüyor bana. Ve annelerinin çok çeşit yemekleri azar azar büyük tabaklara yerleştirmesi de dahil. Bu da aynı şeyi düşündürüyor. Sözleştiğimiz üzere önce Yeşim'in evine geldik. Davetli sayısında sürpriz yoktu. Üçlü, konuyu baloda ne giyeceklerine getirdi itinayla. Biz bize değiliz belli ki. Ayrık otu gibi bitmişim orada da. Her yerde olduğu gibi. Ne kadar zorlasan da olamıyorsun onlar gibi. Bir çok çaba boşuna mı yoksa? Tüm çabalar boşuna mı? Dahil olamadıkça zorla. Zorladıkça olmasın. Buluşmayı organize eden Merve, dışarıda bir şeyler içeceğimizi ve sonra ayrılacağımızı hatırlattı. Benim de tam o sırada içime bir sızı düştü. Kıvrandıran bir sızı. Kıvranıyorum ama plan bozulmaz. Çocuk olduğumuzun farkında olmadığımız günler dedim ya büyükmüş gibi davranan kızlarla arkadaşım ben de. Ayrık otu, dördüncü olamayan. Dörtlüyü tamamlayamayan. Ayrılmak için müsade istiyorum reddediliyor. Oysa gerekçem fazlasıyla gerçekçi. Malum oluyor bana, bir şey olmuş. Anlıyorum. Üzerime çöreklenen ağırlık eve gitmeye mecbur bırakıyor beni. Ayrılırken baloda giyeceği elbiseyi bir terziye diktireceğini söyleyen Merve benimle küstüğünü söylüyor. Duyuyorum ama sızım baskın geliyor. Eve doğru yol alıyorum. Yokuşu inerken evin önündeki kalabalığı görünce koşuyorum. Farkındayım çocuk olduğumun. Ağlıyorum, anlamadan dinlemeden kimseyi. Eve girdiğimde babamı yüzü eski ama hala ilk alındığı gün ki gibi yeni gördüğüm mavi kanepelerin üzerinde yatarken görüyorum. Uyanık yatıyor ama oturup ağlıyorum bu defa da. Annem bir şeyler söylüyor, kulaklarım uğulduyor, duymuyorum. İçime bir sızı düştü, eve gelmek istedim diyorum hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Çocuk olduğumun farkındayım.
Babam iyileşiyor. Babam hep iyiydi, bir kere iyi olmadı benim babam. Bir kere mi? Emin değilim. Belki de çok kere iyi olmadı. İyi bildim. İyi olmasını diledim.

Balo günü yaklaşıyor. Fakirliğimiz baki. Okulun aidatını veremediğimiz için annem, babamın getirdiği işkembeleri satıyor mahallede Zeliha anneyle birlikte. Annem utana sıkıla, Zeliha anne ise utanmıyor. Bağıra bağıra satıyor. Zeliha anne üşüyen ellerimi, üşüyen değil donan çocuk ellerimi göğüslerinde ısıtıyor. Çocuk olduğumun farkındayım ama büyümeye başlıyorum.
Balo yaklaştı. Sınıf öğretmenim nereden biliyor balo için giyecek elbisem olmadığını. 17 yıl sonra o elbiseyi bana verdiği günü hatırlayıp nasıl da kolay ikna olduğuma şaşıyorum. Pembe elbise kılıfının içinde. Kılıfına bile hayran kalıyorum. Elbisenin ağırlığını yüklenip eve varıyorum. Fakirliğimiz baki. Kabul etmeyip de ne yapacağım.

Balo günü geldi çattı. Bir gün öncesindeyiz. Okuldan geldikten sonra mavi kanepede uyuyakalmışım. Terden sırılsıklam olmuş bir halde uyandım. Uyanamamışım. Saat kaç, elbisem nerede? Evde kimse yok. Ağlayacağım, kimseyi göremeyince hep ağlarım. Geç kaldım sanıyorum. Uyudum uyanamadım. Ertesi gün oldu ben elbiseyi giyemeden, baloya gidemeden ertesi gün oldu. Koşup evin önüne çıkınca uyanıyorum yeniden. Gün bitmemiş henüz farkına varıyorum. Çocuk olduğumun farkındayım. Seviniyorum. Sevinip ağlıyorum bir de. Elbiseyi elimde görünce gülüşüyor bizimkiler ve komşu kızı, annesi hepsi bir anda.

Balo saati yaklaşıyor. Akşamın bir saati dolmuşa bineceğimiz yere yürüyoruz annemle birlikte. Çocuk olduğumun farkındayım. Çocuk yaşımda akşamın bir saati, geç saat demek oluyor. Yunus Emre Kültür Merkezine varıyoruz dolmuşla. Balo yeri burası. İlk heyecanım. Pembe elbisem üzerimde. Öğretmeninin kızının elbisesi o senin değil ayrık otu. Balo başlar, içime düşen sızı yüzünden o gün onları bırakıp eve gittiğim için Merve bana hala küs. Yüzüme bakmıyor değil, beni görmüyor. İçerliyorum. Elbisesinden gözlerimi alamıyorum. O ise uzaklaşıyor bulunduğum yerden. Çek gözlerini diyor uzaklaşarak, anlıyorum. Ya da sadece izlemek yakışır sana gibisinden bir şeyler. Fiziken oradayım, yetmiyor. Gerçek anlamda dahil olmaya çalışıyorum kalabalığın arasına. Onlar gibi olmak için onları taklit ediyorum. Başarılı olamıyorum ayrık otuyum ben. Burada da olmadı. Pembe elbisem üzerimde dönüp duruyorum. Bir sahne kenarında, bir koridorda. Eğlence devam ediyor balo bitimine kadar. Geceye yaklaşmadan balo bizim için bitiyor. Elbisem üzerimde annemle eve dönüyoruz. Bizi gecekondumuzun beton balkonunda oturan babam ve hemen yanı başında ki şişeler karşılıyor. Unutamıyorum.
Hiç unutamıyorum.
17 yıl sonra henüz gün ışırken dolmuşla Yunus Emre Kültür Merkezinin önünden geçiyorum. Unutmak istediğim ne varsa unutamadığımı tescilliyorum.

16 Aralık 2019 Pazartesi

Düş Değil, Yolculuk

aslında önce evleri sevmeye giderdi sesin
caddeleri sokak gibi sevmeye giderdi sesin
giderdin! ödü kopardı bütün eşyanın

sonra kuyu kuyu dolaştığım mahcup sular söyledi
yüzünüze güller
üzgün evler bozuk rüyalar
aslında bana herkesin uzağı var dendi
herkesin uzak adında bir masalı
inandım
dedim mutlaka masaldır bazıları..

Kış Kahrı Seyyidhan Kömürcü

Sana senden başka kimse yardım edemez. Sen istesen de edemez, sen kadar.

Bir kitaptan alıntı değil bu satırlar. Ya da  bir yazarın vakti zamanında gönlünden mürekkebine dökülenler. Değil.

Şöyle bir okuyunca bunu da bilmeyen var mıymış diyebilirsiniz. Öyle tabi muhakkak, kim bilmez ki. Çokta zor bir anekdot gibi durmuyor. Lakin söylerken daha da kolay sanıyoruz biz. Teoride bir çok şey kolaydır değil mi?
Pratikte ise..

Şimdi kendime yardım etmek için, evet yalnızca bunun için bir yolculuğa çıkacağım..

Henüz dünyaya gelmemiştim, babam ve kardeşleri büyükçe bahçesi olan o evde yaşarlarken. Benden önceki torunlar evi tasvir ediyorlar, anılarını anlatıyorlardı. Büyük kuzenler, bir de ablalarım. Dinleye dinleye ezberlemiş olacağım. Büyüklerin söyledikleri bu. Ezberim hiç iyi olmadı, ne yazık ki yanılıyorlar. Bir tasvir de benden geldi hemen. Ufak bir havuz var bahçede ve evin etrafı üzerinden zıplayabileceğimiz yükseklikte duvarlarla çevrili. Bahçede bir de küçük kuzu. Öyle yaşar gibi anlatıyorum, sanki o havuza girmişim biraz önce, o kuzuyu sevmişim, duvarların üzerinde zıplamışım bir oraya bir buraya. Düşmüşüm bile duvardan soyulmuş dirseklerim, dizlerim. Herkes inanmadı tabi, bir kaçı sorguladı yalnızca. Kuşku düştü bir kere içlerine. Doğum tarihimden o evi hiç görmediğim anlaşıldı sonra. Öyle görmüş, öyle yaşamış gibi anlatmışım ki hala gözlerimin önünde ev. Sanki hala o bahçedeyim ben. Bir de içlerine şüphe sokuyorum her o ev konuşulduğu vakit. Nasıl seviniyorum işte tam da o an görün beni.

İçine hiç doğmadığım o eve duyduğum özlemi de alıp yanıma yolculuğa devam ediyorum. Kendime yardım edebilmek için yalnızca bunun için devam etmeliyim. Oysa kim inkar edebilir, benim o evin bahçesinde, elmas sandığım avizenin kırılmış parçalarıyla oyunlar oynadığımı. Hatta onları parlatıp kırmızı kazağımın koluyla,  kıymetli bir hazine gibi saklayışımı. Kim inkar edebilir.

Yağmurların şiddetli yağdığı bir zamandı. Ben evin bahçesinde elmas taşlarla oynardım. Çamurlar ve avizenin parçaları. Yağmurlar, çamurlar ve elmaslarımdı benim o parçalar. Çamura bulanırlardı ona rağmen eksilmezdi değerleri. Korkunç yağmur, korkunç kar vardı. Romantik gelmiyordu demek ki. Yoksa neden korkunç diyeyim. Niye korkayım. Şimdilerde kar da yağmur da sevindiriyor pek çok insanı. Şimdi bu yolculukta yağan yağmurun perişanlığı da beraberinde getirdiğini, karın ise dayanılmaz 4 ay süren çilesini anlatmayacağım. Ülkemin bir yerlerinde hala yaşanan olayları ben 28 yıl önce yaşadım demek hicap duymama sebep olur yalnızca. Yolculuğumda anlamını yitirir böylece. Bunu yapmamalıyım. Kendime yardım etmek için çıktığım bu yolculukta buna yer yok.

Kendime ne yapsam da yardım edemiyordum. Edemedim. Bir insandan gelmesi muhtemel zararı kendime yine hep kendim veriyordum. Verdim. Hiç değişmeyendi bu.
Yolculuğum tamamlanmadan sona eriyordu. Erdi. Hep mi mutsuz bitiyordu yolculuklar, anlatılmayan masallar gibi. Anlatılsa mutlu bitecek masallar.  Dinlemediğim masallar, çıkmadığım yolculuklar, yolun yarısından döndüğüm yollar.
Yolculuğumun bir yanından tutmak istedim. Bir ucundan. Çare olabileceğini düşünüp, tutup kaldırıp istediğim yere koyabilirim sandım. Tamamlanmış sayabilirdim gibi. Yavru kumru bir iki kanat çırpma da süzülmüştü göğe. Kırık kiremitlerin üzerinde bir iki defa zıplamasını da mazur görelim. O kusur dahi değil.

Benim kanatlarım yok muydu? Kendini kuş sanan bir sürüngen miydim yoksa? Bunca yuvayı terk etme isteği, kanat çırpma çabaları boşuna mıydı dersiniz.

13 Ekim 2019 Pazar

Hacer'e, Uğurlama.


Her şeyi ve herkesi unutup Hacer'i yazma isteği bitmiyordu..


Sanki bir yerden tanıyor gibiydim, ilk görüşümde bile. Evlendi derler de hemen arkasına çoluk çocuğa karıştı ya, unutulur mu o ilk gençlik yılları.
Hoş evlendiğini göremedim. Düğün ertesine denk geliyor tanışıklığımız.

Günlerden bir haftasonu pazarının sabahında, dershanede sınav olacağını bildiren bir mesaj aldım. Onay verip geleceğimi bildirdim. Parasızlıktan iflahımın kesildiği günler. Onay vermeyip de ne yapacaktım. Cumartesi akşamı mesaj geldikten sonra sabaha çabuk vardık. 6'da uyanıp sabah koşusunu bir saat erkene almış olmanın verdiği sersemlikle koşulacak mesafeyi 45 dakikada bitirdim. Köşe başındaki büfeden günlük rutinim karton bardakta demli çayımı alıp içmeye koyuldum. İkinci bardak elimde, içmeye pek gönüllüydüm ki kıyamet koptu. Bir gürültü ki sorma, cam parçaları olduğu gibi yerde.
Ardından uzunca bir tahta sopa yere indi. Kafamı kaldırıp nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama polisler şeriti çektiler hemen. Ben şu binada oturuyorum dememe rağmen sokağa giremedim. Şangırtı koptu ama sonrası için fazla sessizdi sokak. Bağırış çağırış yoktu. O sırada boşa çıkan ikinci karton bardağımı da hemen dibimdeki çöp kutusuna atacakken bir kadın bağırıverdi. Sonra giderek kısıldı sesi. Kadın polisler kollarındaydı gördüğüm. Herhalde ağzını kapadılar, göremedim orasını. Üç beş polis yan yana duruverince görememem doğal. Ama Hacer'i gördüm. İlk karşılaşma. Gençti genç daha 20'sinde anca. Polisin Hacer'i götürdüğü gün, tam da götürmeden önce Esma'ya hamile kaldığını öğrenmiş Hacer, öğrenmiş öğrenmesine de evdeki kabadayı durur mu basmış ağza alınmayacak küfürleri. Adını Esma koyacağım dediğini duyunca Hacer'in, iyice dellenmiş. Hemen arkasına sokağa çıkmasına da karışınca kavga gürültü ve sonunda durulmuş öfkesi dinince. Gerisin geri balkona geçiyormuş o anda. Bu defa da Hacerinkiler gelmiş. Sakinleşmesi ise durduk yere olmaz. Bir küçük kıyamet koparacak ki içi soğusun. Tahta sopayı bir iki savurunca pencereye şangırtı koptu ya. Arkasına Muro deliriyor. Hacer durur mu? Doğuracağım ulan Funda ablanın gece çıktığı gazinoya bile götüreceğim doğsun hele bir diyor.

Bunları biz duymadık tabi. Hacer sonraları eskilere gidince her birini hatırlar anlatıverirdi.

20'sinde anca vardı Hacer. Esma, Çağlar yokkendi. Mahalleye baktığımda o günleri hatırlatan pek bir şey yok şimdi. Esma var, Çağlar var ama mahalle eski mahalle değil. Bir kaç iyi ki dışında pek mutlu eden şey yok bizi. Hacer 20'sindeydi dedim ya, ne de çok dedim bunu. Kabadayı evde olsun olmasın fark etmez binadan bir çıkardı. Evelallah bakan dönüp bir daha bakar, tanıyanlar Hacer diye seslenir, tanımayanlar ismini duydukları için bu kadının, kendilerini şanslı hissederlerdi eminim. İşte şu sıralar tek emin olduğum şey bu olsa gerek.

Oh olsun diyordu bazen de. Kırmızı ya da sarı rengi üzerinde taşıdığı günlerde. En vazgeçilmezi ise etekti. Savura savura döner kendi etrafında oh olsun hem de bin kere oh derdi.

Tanıdığımda onu, sözün özü 20'sindeydi Hacer.
Hepi topu 20'sinde.

Kavga pencerenin kırılmasıyla son buluyor demek isterdim. Ne yazık ki anlık bir son bulmaydı bu, gerçekte 14 yıl boyunca devam eden.


23 Ağustos 2019 Cuma

HACER

"Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan."
                                                                         Ahmet Erhan


Hacer ile bu eve taşındıktan üç gün sonra tanıştık. Karanlık olsun istediğim odanın kalın perdelerini takarken, karşı evin göz hizamdaki penceresine yapışmış bir kadındı gördüğüm.

Hacer.

Elleri pencereye yapışıyordu. Saniyeler içinde biri tarafından çekiliyor, perde arasından tekrar uzanıyor yumruklar savuruyordu bu defa. Pür dikkat izleyişim bir dakika sürmedi. Merdivenleri koşarak indim ve karşı binaya girip üçüncü kata çıktım. İki ufak çocuk dairenin kapısını açmış feryat figan bağırıyorlar. Çocukları evden kucaklayıp çıkardığımı hatırlıyorum. Hemen sonra eve girip yumruğuyla pencereyi kıran Hacer'i kaptığım gibi hastaneye. Kolu sargıyla sarıldı gördüğüm, dikişte atıldı tabi iyice ilgilendiler ama Hacer durur mu hemence çıktık hastane önüne. Öfkeden kudurmuyor mu? Bir baktım bana döndü. Gelmeseydin keşke demez mi, camın kırılan parçasıyla az daha doğrayacaktım Muro'yu demez mi?

Yetiştim yetişmesine de o gün. Fakat ne ilkmiş, ne de sonmuş.

Hafta sonuna nazaran hafta içi gecelerimiz sakin geçiyordu. Çocuklar geç uyurlardı çoğu akşam, yine de Muro'nun gelişini duymazlardı. Geç dediğimiz, yeni gün gelmeye yakın. Derim ki şimdi ben, yeni güne geçince gelen babalar beklenilen gün gelmemiş oluyorlar. Çocukları için gecesini gündüzüne katan bir babaymış Muro. Laf gelimi öyle övermiş kendini. Hiç kimse övmediğinden olsa gerek.

Perşembe günleri öğleden sonra evde olduğumu bilir, bordo ojeyi ve Çağlar'ı alıp yanıma gelirdi. Esmer uzun parmaklarına yalnızca bordo ojeyi yakıştırırdı Hacer.
Kapıya düzensiz ikili üçlü yumruk indirirdi. Bir zaman sonra tanır oldum. Hacer'i, balerin Esma'sını ve kitap kurdu Çağlar'ını, esmer uzun parmaklarını, kapıyı ikili üçlü yumruklayışını, Muro'nun fenalığını bile tanır oldum.

Hacer'i kaç defa izledim saymadım. Pencere önünde otururken bazı, bazı bordo ojeyi sürmeye çabalarken, bazı kitap okurken pencere önünde. Bazı, bazı..

Hacer'i kaç defa kurtardım, saymadım.

Sarı bir etek alıp giy diye tutturduğumda mağazada, Muro'nun erken geleceğini bilmiş olmalı Hacer. Ben bilmediydim oysa.
Yakıştı diye kırmızı küpelere denk, sarı etek. Giy diye tutturmuşum da tutturmuşum. İnadıma yenilip beni de mutlu etmek isteyip giydiydi eteği. Sevinişimi saymadım. Sayamadım.

Hacer'i kaç kez sevdim saymadım. Sayamadan çoğaldım.

Biraz zaman geçti. Uzak bir kentte iki buçuk ay kalmışım. Bu kadar zaman kalacağım giderken aldığım bir karar değildi. Ya da dönüşte hesap etmedim ne kadar kaldığımı. Hacer soruverince köşe başındaki rastlantıda, durdum düşündüm cevabı bulamayınca yetişti imdadıma. Sen gittin üçüncü günü zor etti Muro. Gelmeyeceğini düşündü herhal, topladı valizi doğru tatile. Sen yokken aklı kalmazmış bende. Aklımı çelen seni. Boşversene 2 buçuk ay kafa dinledin sende. Muro mu ne zaman döner, canı cehenneme deyiverdi.

En iyilerinden özenle seçtiğim bordo ojelerin olduğu küçük paketi tutuşturdum Hacer'in eline. Çağlar'ı Esma'yı al da çık yukarı çocuklara anneannemin gönderdiği yemeklerden hazırlayacağım dedim. Koşuverdi Hacer, merdivenleri çıkışını seyrettim biraz. Hacer ne güzel koşuyordu, ne asil yürüyordu. Üzerinde olmayan sarı etek ve sarı eteğe denk kırmızı kiraz küpeleri geldi gözlerim önüne. Kapının tıkırtısına irkildim. Esma kutlama yapıyoruz diyerek girdi içeri. Çağlar gözleriyle soruyor ona verecek kitabım olup olmadığını. Hediye paketlerini çıkartıp sofrayı kurduk hep beraber.

Şehir şehir dolaşıp geldiğim yer burası. Hacer ve çocukları ailemden çok aile. Hazır Muro'da yok iyice dağıtalım dediğini duydum Hacer'in. Nasıl seviniyorum anlatamam. Kalkıp oynayasım bile var. Anneannemin hazırladığı yemekleri yeyip bir güzel içtik. Çağlar her zamanki köşesinde elinde kitap. Esma, gözlerinin içi gülen Esma. Bordo ojeleri de sürüp açtık müziğin sesini.

Oynadıkça oynadık. Dökülecek kurt kalmadığında yorgunluktan hepimiz bir yerlere serilmiştik.


13 Ağustos 2019 Salı

Asmak Kendini, İp İle


"Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa yaşayamaz ki."

Şu sıralar üst üste geldi intihar haberleri. Her yerde aynı tondan konuşan insanlar benzer cümleleri kuruyorlar. Hayretle dinliyorum bende. Ne yapayım bazen de dayanamayıp derin bir oh çekiyorum. İyi olmuş dercesine bir -oh!

Sırtıma yüklendiğim çuvalı yere bıraktığımda dediğim gibi. Bire bir aynısı.

İlginç olanı anlatayım önce. İntiharı yazacağım. Bir adam kendini asmış. Bayram gününü beklediğini düşünmüyor kalabalık benim aksime. İsteyerek o günü seçtiğini düşünen bir benim. Herkes telaş içindeyken kimse sezmeyecek. Sonra kısa bir şok geçirip belki onu da geçirmeyip canhıraş bayram gezmesine devam edecekler.
Plan yapılmadan aniden verilen bir kararla yapıldığını düşünüyor çoğunluk ve sesleri kısık çıkmaya başlıyor bir süreden sonra. Aniden, kim bilir bir öfkeyle ya da kriz anında yapılır başka türlüsü olacak iş değil gibi cümleler duyuyorum.
Katılmıyorum buna da. Hay aksi! Yine farklı ses benimkisi. Kalabalıktan kolayca ayırt edilebilen.

Bir diğerine geçiyorum o vakit.
Balkonda otururken evin tüm aile fertleri hepi topu 4 kişi. Anne, baba ve iki çocuk. Karşı komşularının balkonda çamaşır astıkları gözlerine çarpıyor. İzliyorlar, gülüşüyorlar. Sesleniyorlar birbirlerine.

Çeyrek saat geçer geçmez, kötü haber tez duyuldu.

Şaşırıp kaldı bu defa herkes. 15 dakika önce balkona çamaşır asan kadının, içeri girip kendini asmasını bir türlü anlayamadılar. Hepsi olmasada istisna olan düşündü, düşündü.. Ve düşünmeye devam edecek o belli bir şey.. Diğerlerinden o dakika  Allah affetsin, diğer dünyasını yaktı gibi cümleler duyduk. Kalabalığın sesi git gide kısılıyor.

Allah korusunlar dillerinde, tanrılarından korkmaya devam ediyorlar.

Bitmedi, bitmeyecek.

Evli ve iki çocuk sahibi 40 yaşındaki Eco bayramın ilk günü kendini astı.

Bitmedi, bitmiyor.

Hangisini.

Hangisini söylesem derin bir oh çekebilirim.

Bir oh çekemeden, sancıyla veda edenler var. Sancı çekerek. Bize ise yalnızca sızı bırakarak..
Onlardan olmak istedim önce.

Sonra yinede inadına yaşamak mı? Sızı bırakmadan ardında, sancı duymadan.

"Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa yaşayamaz ki." Sözünü hatırlayıp zor bir soruyu çözmüş olduğuma sevindim.

Dayanmak.
Dayanabilmek.
Dayanamadım.
Dayanamadım..

Herkes içine doğduğu hayata dayanır. Yoksa,
YAŞAYAMAZ Kİ..




7 Temmuz 2019 Pazar

TÜM AŞKLAR BİR GÜN BiTECEK..


Kendi kendime tanışıklık kurduğum arkadaşımdan henüz kimseye bahsetmemiştim..
Kendi odam demediğim, diyemediğim odanın bir köşesini benimsemiş olacağım ki oraya oturup kalemi elime aldım. Anlatırsam, bazı başarılı kadın yazarlar gibi kalem ile konuşup onun dediklerini kağıda fısıldayabilirsem tüm aşklar bitmez belkide dedim kendime.

Yerli yersiz sevinçlerimi cansız objelerime anlatıp, sonra da onlar aracılığıyla başkalarına geçişini, başkalarını sevindirişini izlerdim. Çoğu zaman bunu yapardım. Övünülecek yeteneklerim, becerilerim olmadığı için bu yaptığıma bir isim koyup sırtımda taşıdım yıllarca. Arkadaş oldu ismi. Silüeti dahi olmayan bu arkadaşı yani kendimin bir benzerini kendim ile dertleşirken buldum zaman zaman.

Vedalarıma, en çok vedalarıma şahit olduğunu bilirim arkadaşın. Kimi zaman ise bol gülüşlü dost buluşmalarının akşamında, sanırsın kendi kendine yaşadığın günü değerlendiriyorsun. Yanıldığının farkına ise iç sesin konuştuğunda varırsın. O olmasa sevinçte yarım kalır, hüzün de, bazı kadınların yüzü de. Vedalarda.

1. Gün

Yarım kalmışlıkları tamamlamak için kargoya verdim önceden ayarladığım kitapları ve eski fotoğraf makinesinin kullanılmayan filmleriyle yaptığım kitap ayraçlarını.

Arkadaş hepsini yaşar seninle. Sevincine hüznüne şahit olur, olurken de sevinci çoğaltır hüznü azaltır bir parçasını alıp kendi omzuna koyarak. Kendinin bir parçası o, ismi arkadaş.

Yılmaz Güney'in Arkadaş filmindeki gibi..

2. Gün

Sesim kısılıyor git gide.. Yazamasam belki de bazı güzel yazan kadın yazarlar gibi nefes alamam bende.

Fesleğenler ve sardunyalar kalıyor bir tek geriye. Cam önlerinde fesleğenler, duvar dibinde sardunyalar. Bahçede ise nar ağacı duvara bir yanını vermiş nasıl da büyüyor.. Bir tek bunlar kalıyor yanıbaşımda. İnsanlar gidiyor. Bırakıp yüksekçe bir yerden acımasızca, gidiyorlar. Değil mi?

3. Gün

Sesimin çıkmadığını yine kendi kendime konuşma girişimlerim sırasında farkettim. Bir iki defa denedim, baktım kısılmış. Güzelce sustum. İnsan iyi bildiği şeyi yapmalı. Bu aralar en iyi güzelce susmayı bildim. En çok bunu yaptım.

Sol ayak bileğime en sevdiğim mor boncuğu bağladım kalın ve yeşil bir iple. İkinci boncuğun rengi koyu yeşil, neredeyse siyah sanılacak kadar koyu.

Fesleğen kokusunu rüzgar getirince güzel olurdu. Bu vakti zamanında en sevilen şey imiş.

Yağmur sonrası rüzgar olmayışına kızıp, nanelerin kocaman saksıda nasıl bir anda çoğaldıklarına şaşırıp cam önündeki fesleğenlere el sürdüm. Sonra ellerimi kokladım. Domates çorbasının kokusu üzerime, havuçlu kekin kokusu ellerime sinmişken fesleğene alışmam uzun sürmedi. Bol bol kokladım. Sonra da tekrar başa döndüm. Nerede kaldığımı unuturdum da çoğu zaman, aklımda şarkı sözlerinin bir kısmının bile kalmadığını gördüm bir de üstüne. Zaten şarkı ne ümit vermişti bu defa, ne de dünya üzerinde güzel bir yer olduğunu vadetmişti.

Hem ne bir kedin oldu senin, ne de bir baban.

Ne denli yitiyorsun, yitipte bir güzel gidiyorsun. Başkaları için mutsuz olacak sona yaklaştıkça seviniyorsun. Bir kedinin olmayışına değil, olmayan kedinden her dakika biraz daha uzaklaşışına. Ve olmayan babandan.

Olmayan babalar ve silüeti dahi çizilemeyen arkadaş için.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

İçimde bir kendim

Tarihi ve saati not etme isteğim dışında bir şey istemediğimi farkettim. Kitapları, sonu gelmeyen müzik listesini sırasıyla kaldırdım gözümün görmeyeceği yere. Sonra kıyafetleri, ayakkabıları, iki valizide çıkarttım mı odadan rahatlayacağım sandım. Yatak örtüsü, ışık gelmesin diye yüzüme kapattığım küçük yastık, en son yatağı güç toplayıp attım kapı önüne.

Kıyafet dolabını sökmeye giriştim iki tornavida yardımıyla. Kıyafet dolabının yanındaki kapağı açıp erzakları mutfağa taşıdım. İçinde evin tencerelerinin olduğu dolaba geldi sıra. Biter mi diye sordum duvara dönüp. Parçalarını taşımaya başlayınca bir nebze de olsa rahatladım. Kapı arkasına asılmış montlara geçtim. Sonra halıya, masaya ve hiç oturmadığım sandalyeye. Duvarlar kaldı en son ve pencere. 4 duvar, bir pencere ve perde. Pencereyi açıp perdeyi kapattım.. Kafka'nın Dönüşüm'ündeki gibi oda bomboş oluverdi.

Tarihi ve saati not etme isteğim dışında bir şey istemediğimi farkettim. Oda boşaldı, yerde oturup bir böceğe dönüştüğümün hayalini kurmaya çalıştım.

Hayalini bile kuramayınca oturduğum yerden kalkıp odadan çıkardığım ne varsa odaya yeniden taşıdım.

Karanlık yatağıma uzandım.