Zamanı var diyordu. Zamanı..
Bunu bir başkası söylediğinde sinir küpü olup ortalığı birbirine katmışlığım, insanları umarsızca kırmışlığım, aniden yükseldiğim çok olmuştu. O an öyle olmadı. Kendimi eleştirdiğimde tek bir seçenek sunan insanlar gibi davranmıyor, hem eleştirimi haklı buluyor hem de mantıklı gerekçeleriyle, esprili cümleleriyle yüreğimde bir yere dokunuyordu. Bir gülüş bir insanın sokağını şenlendirebilir. Kaldırımda betonun bir boşluğundan yer bularak fırlayan ve insanlara kendini gösteren bir çiçek görüyoruz da içimiz seviniyor ya. Sonra sanıyoruz mahallemiz komple çiçek olmuş. Devamında sanki insanların gözlerini çiçek gibi görüyoruz. Sanki mavi, yeşil, siyah, kahverengi, ela gözler gitmiş yerine kolyoz, çuha, kaktüs, menekşe, karanfil gelmiş. İnsanların gözleri çiçek. İnsanların gözlerinin çiçek olduğu bir sokak çizmeye çalıştım resim defterime. Neler yapıyorsun sorusuna çiziyorum diyemedim bir süre daha. Yazıyorum demek bile ne kadar çok zamanımı almıştı oysa. Kolay olmayan şeyler kırılganlık doğuruyor. Kırılgan oluveriyor insan. İçimi açtım sana diyor ya şairlerin hası. Kırılgan olunca da iç kolay açılamıyor..
Begonviller demeyi unuttum. Ahh! Koca bir ah hemde. Begonvil gözlü genç. İsmini böyle bilin istedim. Sanat ve şiir yönün var bu konuda ihmalkar olma demeye getirdi bence kurduğu cümle ile. Yani üzerine git. Yani mutlaka yap..
O zaman bir söz de sana verelim begonvil gözlü genç. Bir söz de sana. Konuşman konuşma, dinlemen ise dinleme. İnsan böyle konuşmalı, böyle dinlemeli dedi iç ses. Vakitlice olmalı her biri. Bende onu dinledim. Eksiktim ona rağmen bunun endişesini taşımadan, tedirginlik duymadan dinledim. Kelimeleri duymak kıymetli, kelimelerin hangi manalar taşıdığını o esnada 10 saniye kadar düşünüp kavramak ise kıymetin özü.
Başıma gelenlerin özetini anlattıktan sonra derin bir nefes aldım. Ne kadar rahattım, bunun şimdi farkına vardım. İçim şenlenmişti çünkü bir çok duygu bulaşıcıdır bunu biri muhakkak söylemişti. Malatya ve Sivas'ı konuştuk. 3 temmuz u 4 temmuz a bağlayan gece yaptığım tren yolculuğunu birde. Aslında Şafî olan fakat Hanefi olduğunu iddia eden, kökeninde hem Ermenilik hem Kürtlük olan fakat kendini bir Türkten daha çok Türk hisseden adamın 3 Temmuz a yüklediği anlamı birde. Beni 3 Temmuz gecesi Sivas'a uğurlayışını ise en son. Sonra aklıma kraldan çok kralcı olmak sözü geldi. Paylaşmadım onunla. Ne kadar az cümle kurarsan o kadar çok onu dinleyebilirsin. Bu bir fırsat elinden kaçırma gazeteci kız dedi iç sesim. Gülümsedim. Anlamış olmalı gülümsedi. Çünkü ağzından çıkan her sözü yakalama isteği oluştu birden bire. Sanki tutmalıyım her bir cümleyi. Anı ölümsüzleştirmek için bir adım atmadı. Bende.. Yalnız yakın zamanda begonvil bulabilirsem eğer bir begonvil eşliğinde ona sunacağım tüm bu satırları.. Fotoğraf olmasa da neşe eksilmedi. Arttı. Arttı..
Üşüyen ellerim ısındı sonra. Bunu sormasa söyleyemezdim. 5 dakika boyunca yürüdüğüm yolda üşüdüğümüde söylemeyecektim aslında. O anlamasaydı eğer.
Söyleyeceklerim, söylemeyeceklerim.. Derken.
Hazırlıksız gelmiştim evet sorularım yoktu 6 ay aradan sonra röportaja gidiyorum diye kandıramazdım kendimi. Sorular hazır mı diye sorduğumda şehir ısındı sanki tebessümüyle..
Balık burcu olupta duygusal olmayan hüznü yediği ekmeğe katık etmeyen var mıdır? Keşke sorsaydım bir soru hakkım olsaydı da. Oturup bir gün bir taş için saatlerce ağladığımı söylediğimde incindiğini hissettim. Yanılmış olamam.
Bir taş için ağlamak. O konuya hiç girmesek mi? O sıradan bir taş değil. Zaten taşlar sıradan değil. Taşlara verdiğim değeri ise ablamın neredeyse 15 yıl geçmesine rağmen unutmadığı, yılda bir mutlaka anlattığı hikayeyi dinlerken her defasında gözlerimi kaçırıp....
Taşları sahiplenme isteğiydi o, hiç eksilmedi. Aslında hiç gitmek istemediğim bir yerdi, fakat kırmızı kapaklı ansiklopedileri vardı salonlarındaki vitrinin üst kısmında. Onları elime aldığımda içten içe sevinir, hepsini okuyabilir miyim diye düşünürdüm. Bana imrendiklerini, beni çocuklarına örnek gösterdiklerini hissederdim. Duyardım ama umursamazdım. O kırmızı kapaklara dokunmak ellerime iyi geliyordu evet.
Hayal gücümün sınırsız oluşu okumama, okumam ise dünya gözüyle göremeyeceğim yerlere gitmeme yardımcı oluyordu. Yolumu açıyordu yani bir nevi.
O evin arka bahçesi diye başlamalı cümle. Öğrenilmişlikler, alışıla gelen budur değil mi? Fakat öyle değildi evin otoparkında çok taş vardı. Bahçesi olmayan evin otoparkında çok taş vardı. Biri ikisi üçü derken bir sırt çantası dolusu taşı 45 dakika yürüme mesafesindeki evimize giderken ablam taşımıştı. Şimdikinden daha çok çocuktum o zamanlar. Üzerimdeki kıyafetler bile çocuk kıyafetleriydi. Redkitli tişörtü giymiş miydim acaba o yaşlarda. Ablam kızıyor ve çantada ne olduğunu soruyor belliki o da çok büyük değil o zaman. Açıp bakmadan yola devam ediyordu.. Bir taş için ağlamıştım dediğimde bu anıyı paylaşabilirdim aslında onunla. İçimi açmak zor olsa da neşesi çoğalsın diye içimi açabilirdim. İçimi açtım sana diyen şairlerin hası ne güzel mısralar bıraktı bizlere. Bunu da eklerdim.
Begonvil gözlü genç. Bana sorarsan çok yakıştı bu isim. Begonvil bulmalıyım. Aklımda.
Senin için.. Sigarayı azalt, kilo almaya çalış. Bence tüm bunların altında kendine karşı bu kadar acımasız olma da var. Ya da ben olsun istedim. Bu da olabilir.
Kendime karşı acımasız eleştiriler yapmayı oldum olası tercih ederim. Keşke bir işe yarasa. Hüznü bırakıp realist düşünebilsem. Ama dedim ya cesaretim kırılmış olmalı. Ama henüz bitmedi. Ama larım birikti yalnızca.. Bitmedi.
Zaman geçti ve kalkmak zorundaydım. Ahh bu zorunda olduğumuz için yaptığımız şeyler. Ne kadar da kötü. Bundan kötüsü de var dedim. Şimdi yapman gereken 1 buçuk saatinin nasıl geçtiğini düşünmek ve bunu asla unutmamak için ölümsüzleştirmek. Çünkü bunu öğrendim. Zihnimin oynadığı oyun bir gün herşeyi unutmama sebep olacak..
Üzerinde çok durmadım.
Duygular bulaşıcıdır. Gülüşler bulaşıcı. Sevinçli olma halleri.. Öykü dolu bir gün böylece geçti, gitti. Gitmedi..
Kaldı. Kaldı..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder