26 Mart 2019 Salı

NEYE İNANIYORSUN DİYE SORDU?


Hemen veremedim cevabı. Halihazırda (onu gördüğüm anda kurulan cümlem, bir nevi sorulacak tüm soruların cevabı) cevabım olmasına rağmen. Sonrasında sana inandım diyebildim.
'İnandığım kutsal oluyorsunuz.'
Bunu da elimde olmadan diyerek, ekledim.
Derken işsizim, kimsesizim, yerim yurdum yok benim dedim. Ben diyordum o da diyordu. Bir süre öyle devam etti. Bir süreyle sınırlı kalmaması dileğimdi. Gerçekleşmedi. Sona erdi. Mum yandığı gibi söndü. Karanlığa alışınca gözleri, muma ihtiyaç duymadığını düşündüm.
Oturduğu kaldırımdaki tozlar siyah üstüne lekeler bırakmıştı. Görmeden hissetti anlaşılan, ayağa kalkar kalkmaz silkeledi üzerini elleriyle. Tozlardan arındı sonra.
Saat sabah henüz. Gün yeni ışımış, havada ise ılık esen bir rüzgar. Birazda üşüten rüzgar.

Uzakça bir kentte gerçekleşen bu karşılaşma belkide buluşma anlamlı oluyor gitgide. Yanında otururken sevdiğim bir filmin bitmesine az zaman kalmış gibi hissediyorum. İstemsizce oluşan bir hüzün kaplıyor içimi. Bu da bir anda oluştu diyebilirim. Yüzüme ve ellerime yansıdı hüznüm. Hüznümle tanıştı o esnada. Gönüllüydü. Zoraki değil. İçimi açtı, hüznümü aldı. Elleri ellerimle konuştu, elleri ellerimden hüznümü aldı, sevdi. Hüznümü aldı bu kadın. İçimi açtı. Anlatabiliyorum değil mi?

Anlatabilmek istiyorum. Tüm bunları anlatmayı ne çok istiyordum. Anlatamadıkça beceriksizliğimle övünüyordum. Övünecek bir şey bulamıyordum. Ve ellerimde beceriksizliğim kalıyordu hep.

Onunla çamur ile oynar gibi oynuyor koyultuyor cıvıltıyor şekilden şekilde sokuyordum. 'Beceriksizliğim' oluyordu bir daire, bir kare ve uğraş sonucu çöpten bir insan yaratabiliyordum onunla. Kafası, elleri, kolları ve birde bedeni oluyordu. Kalbini ne kadar yoğursamda ortaya çıkaramıyordum. Solucan oluyor, kalabalık bir karınca topluluğu çiziyor, kocaman bir araba lastiğini o karıncaların hemen dibinden geçiriyor ve lastiklerin asla değmemeleri için kaldırımların altına inmiyordum. Çamurun içindeki taşlar, yoğurdukça ellerimde çizikler oluşturuyor ben ise içten içe seviniyordum.

Sesini duyar gibi oldum. Döndüm ardıma, gizlenmiş bir vaziyette duvarın dibinde. Bir iç çekişi duyuldu onu gördüğümü farkedince. Duvarın üzerine gelen kargaya baktı bir süre. Karga da bu seyri bitirmemek adına uçmadı. Kadın aşağıda, karga yukarıda.
Beceriksizliğimle övünmemek için yaptığım solucanları, çöpten insanları, karıncalar topluluğunu avucumun içiyle yere sıvadım. Hiç olmamış gibi oldu. Hiç yapılmamış gibi. Hiç yapılmadılar.
Hiç yaşamadılar..

Karga öttü, karga uçtu. Beceriksizliğim, kadın ve ben kaldık.
Karga gibi uçmak istedim. Çamurdan bir karga yapmak için uğraş vermeyişime kızdım. Kadına anlattım. Susarak dinledi bu kez. Oysa ben diyordum, o da diyordu hep. Yanıtsız bıraktığı cümlem, sorum yoktu oysa. Değişti bir şey. Anladım hemen. Sessizdi. Sessizliği hayra alamet değildir dedim.

Işıldadı yüzü. Hep diyorum ya bazı eylemler iyice olur. Yüzü ışıldayınca kahkaha atmaya başladık. Söylediğine göre beni korkutmak istemişti yalnızca. Çamur oynamaya gittiğimi söylemez isem böyle şeyler yaparmış ve her defasında şaka olduğunu asla anlayamazmışım.
Eve benden önce gitti. Bir saat oyalanmamı istedi.
İstisnasız her soruya evet yanıtı verilir mi hiç?
Her onay bekleyen cümleye olur denir mi?

Dendi.
1 saat geçmiş. Kol saatime baktım biraz geçiyordu 1 i.
Gittiğimde yanına, beni özlediğini söyledi defalarca. Konuşmaya başladım kendimle. Bunun üstesinden nasıl geleceksin diye.
Yalnız gözleri değil, sesindeki çatlaklık, ah sesindeki çatlaklık, belindeki kıvrım, boynunun sol yanı, omuzları, ayak bilekleri.

Durdu saatin çıkardığı ses. Sustu saat. Sustuk biz.

14:33

12 Mart 2019 Salı

BİR YAPRAĞA İNANIYORUM O ANDA


Bordo etekliği ve hardal sarısı üstüyle göz alıcı diyebilirim. Evet o anda tamda bunu dedim. Göz alıcı. Gülerken alnında kırışıklıklar beliriyor, yaşlı olmamasına rağmen yaşanmışlıklarda tüketir ömrü der gibi bakıyor. Biraz uzağımda. Kıvrak bir şekilde üstündeki hardal rengi yöresel kıyafetin cebinden tütün poşetini çıkardı. Esmer uzun parmaklarıyla ustaca bir iş çıkarması fazla zamanını almadı. Tam karşımda yaktı tütününü. Ben ise sürmeli gözlerine bakmakla yetindim.

17:28
Hızla kayıp giderken yol, biz bizliğimizden uzaklaşıyorduk. Bu da yetmiyordu. Bizliğimiz gideceğimiz kentte karşımıza çıkmayandı. Tanımadığımız kentleri özlemelerimiz boşa değil demiştim. Kendimiz oluyorduk tanımadığımız kentlerde. Az olurken çoğalıyor, çoğalırken birden öze dönüyorduk. Kelimelerle hasret giderme arzun bitmesin. Kalemin sana ve tüm insanlığa umut olsun diyen İstanbullu ablanın duasını dönüş yolunda anımsadım. İyi dileklerle, dualarla ayrıldığımız kentte bıraktığım çocuklar yorgun düşüp uyumuşlardır bahçede. Annelerinin dizleri dibinde. Babaları yokmuş gibi olan çocuklar bunlar. Varsada babalığı da annelerinden öğrenen çocuklar.


Kalabalığın içindeydim sonra. Hemen üstümüzde ki beyaz şemsiyede 2 güvercin bekliyordu. Dikkatimi insanlardan daha çok çeken 2 güvercin. Ya onlar beni taklit ediyordu, ya ben onları. Buraların sahibi onlar sayılırdı doğrusu. Aynı şeyi yapıyorduk uzun lafın kısası. İnsanları izliyorduk. Fatma küpelerime bakıyormuş. Bunu geç farkettim. Yanımızdaki kadın ise ağlayan çocuğu susturmaya çalışıyordu o sıra. Yanıma gelip amcasının kızını arkadaşız diye tanıştırdı Fatma. Arkadaşız dedikten sonra, şöyle devam etti. Benim babamla bunun babası kardeş. Bir tebessüm oluştu yüzlerimizde o vakit. Ağız dolusu gülümsedik. Fatma, onun arkadaşı ve bir kaç kişi daha.

Telaşe içinde kendime yer bulmaya çalışırken Fatma aklıma geldi. Kulağımdaki küpelere baktığını geç farketmiş olacağım ki yüzü düşmüş kendi kulağındaki iplere dokunuyordu. Küpelerimden iki tanesini çıkartıp avucuna koydum. Ben nineme söylerim Urfaya dönünce dedi. Cebine koydu. Düşmemesi için gösterdiği çabada görülesi.

İnsan kendini yalnız hissedemiyor bu topraklarda. Muhakkak bir taş eşlik ediyor sana. Ya bir oğlan çocuğu. Ya da Riha'lı mavi gözlü bir keçe kurdan. Muhakkak Özge oyun istiyor. Annesi yanında olmasına rağmen sıkıldığını anlıyorum. Merdivenlerin başında yakalıyor ellerimi. Sevince biraz, annesinin sürmeli gülen gözlerini görüyorum. Yabancılık çekmeden kucağıma geliyor, boynuma sarılıyor 3 kat merdiven çıkıyoruz. Boynuma doluyor kollarını iyice. Elinde tuttuğu ekmekten yediriyor oyun arkadaşına. Mutlu oluyorum onunla. Benim adımı sormadı. Tam anlamıyla tanışamamışız gibi görünsede olsun, onu unutmayacağım. Sayfalar eskise de Özge eskimeyecek. Annesinin kutsal bilip Özge'nin eline tutuşturduğu ekmek hatrına..
Yanaklarımı dudaklarımı öpen, türlü türlü oyunlara girişen kocaman yürekli küçük kız.

Sonra onu bir daha gördüm, bir daha, bir daha.

Onu kaç defa gördüm hatırlamıyorum. Esmer uzun parmakları gözlerimi iyileştirdi diyebilirim. Uzunca zamandır gözlerinin feri gitmiş sözünü duyduğuma göre, iyileşmek tanımı yerinde olmuştur.

Gözlerimin iyileştiği kent. Gözlerimi iyileştiren Kadın..

Telefonun sesini kısmış üstelik titreşimini bile kapatmıştım. Öyle hatırlıyorum ama anlaşıldığı üzere cayır cayır çalıyor. Becerememişim. Arayan kimse epey ısrarcı. Bunun da bir sınırı vardı değil mi üç kere çalsın kâfi. Azıcık anlayış. Uykumda bile insanlardan beklenti içine girdiğimi farkedip kalktım. Pes etmek zorunda kaldım. Arayanın pes edeceği yoktu. Olur mu hiç?

Yataktan kalkınca dün gece yarısı yere düşürdüğüm gözlüğün üzerine bastım. Çünkü kötü başladı mı kötü devam etmeli. Güzelce kırdım dedim kendi kendime. Koli bandıyla yapıştırdım ve taktım. İşlevi yakını görmem hem. Görsellikte ne imiş?




6 Mart 2019 Çarşamba

Veda Bunun Adı



Birinden mi, kimden? Bir şeyden mi, neyden? Medet umduğum ne, kim, yerse o yer tam olarak neresi?

Dünyaya geliş kolay olmalı. Dünyaya getirenden mi hesap sorulmalı yoksa? Boşa kürek çekmek olur. İnsan dünyaya gelir ve bazen vaktini bekleyip bazen ise bunu beceremeden gider. Boşa kürek çekmek deyimi her yere uydu gibi oldu. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Söz hakkı yok doğal olarak bilmediğim bir yere gelmek istemiyorum deme lüksü de yok.

Geldin işte. Bebektin önce isminin konulması için yaklaşık 10 gün bekledin. İsmini koymak isteyen amcan altınsız gelmek istemediği için 10 gün bekledin. İsimsizdi belkide adın. Baban ve annen sana ne diye seslendiler acaba 10 gün boyunca. İsmine kavuştun amcan gelince. İsminin 10 gün geç verilmesinden kaynaklı olduğunu düşündüm şimdi. Bu ismi kabullenmeyişinin. Seslenildiğinde bakmaman hatta, bana sorarsan bundan kaynaklanıyor. Ben kim miyim? Sen değilim. Bak biraz önce bir gürcü gelin ve damadın birbirlerine sarıldığı küçük bibloya daldın böyle uzunca. Yöresel kıyafetlerinin güzelliğini düşünmediğine eminim. Dalışın hiç yoktan yere de değil. Sonrası vedayı getirecek.

Annen ve baban üçüncü çocukları olduğun için mi bilinmez 7 yaşına gelene kadar sana kimlik çıkartmadılar. Değil mi? Mahalledeki arkadaşların okula giderken sen onların gelişini beklerdin. 90 ların hemen başı oysa dünyaya geldiğin vakit. Yani çok çok eskiler değil. Bir hafta 10 gün kadar sonra kimliğin çıkıyor ve sende okula gidiyorsun sonunda. Gidiyor gidiyor geliyorsun. Hiç büyümüyorsun. Hiç büyümüyorsun.

Güzel kızlar, esmer çocuklar vardı sınıfında. Ve Türkçe yazılından 100 aldığını duyduğunda işte tam o zaman, bu puanlara pek alışkın değildin. Kimse alışkın değildi. 100 deyince çok büyük bir şey oluyordu. En büyükten bile büyük.

Fazla esmer, çekingen bir kız. Çekingenliğini sokak kavgalarıyla üzerinden atmaya çalıştığı yıllar. Gecekondu evlerin çatılarında dolaşan, kiremitleri kırmamak için parmak uçlarında yürüdüğü zamanlar. Yüksekten korkmadığı zamanlar yani. Mahallede çıkan kavgalarda çocuklarının arkalarında duran anne babalar. Çocuklarının başlarını okşayan haksızsa bile insanların içinde çocuklarının ellerini tutan anne babalar.

Haklı olduğumuzda bile yani haksız yere dayak yediğimizde bile sahip çıkmayan annen baban. Bir de üstüne onlardan dayak yemen. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Değil mi?

Çatılarda aradığın kuşlar yok şimdi. Varsa da sana uzaklar. Kırkanat en sevdiklerin arasında. Bunu da bilirim. Ben herşeyi bilirim.
Öyle bir yokuş işte bildiğinizden daha uzun, daha dik. Öyle bir düşüş. Dizler paramparça, kan içinde. Oysa sana seslenenin baban olduğunu anlarsan öyle koşarsın. Koşarken seni arı sokmuş çokta umrunda olmaz. Düşersin. Sağlam düşersin.

Bir baktım baban sana göğüs kısmında redkit resmi olan bir tişört almış sokak satıcısından. Herhalde olurdu üzerine. Denendiği nerede görülmüştür al ve giy işte. Sevin işte. Sıkı sıkıya tutunduğun sarı renkteki tişörtü giydiğinde, yakasının böyle bir tarafının yamuk olduğunu gördüm bende.

Herhalde benim vücudumdan kaynaklı diye düşündün. Dünyaya gelmek kolay olmalı. Kızma. O tişörtü bende hiç unutamadım. Derken boyun uzamadı, kilo ise hiç alamadın. Ufak tefek kaldı bu çocuk dediler. Annen ekmek yediğini söyledi hemen. Yemekle birlikte ekmek yemeyen çocuklar büyüyordu. Yemek yerine ekmekle karnını doyuran sen ise kalıyordun öylece.

Dünya işte. Tadı buruk ve mayhoş olan şeyleri severdin. İğdeyi ve ayvayı yemyeşilken severdin. Olgunlaşmış meyve hiç sana göre değildi. Kayısı yeşilken yenirdi o mahallede. Olgunlaşanlarla mahalledeki teyzeler tarafından çocukların kahvaltıda yiyecekleri reçeller yapılırdı.
Zeytini seven, ekmekle giyen çocuktun sen. Zeytin yerken canı peynir isteyen. Peynir yerken ise zeytin. Bu hissiyatı bilenler çıkacaktır şaşırma sakın.

Şimdilerde siyasi propagandaların giriş cümleleri olan bir şeyler için girilen kuyruklar. Beklemeler, beklemeler.
Yaşını hatırlamasanda tam olarak 10 belkide 12. Sabahın karanlığında henüz gün ışımamışken henüz geceyken ekmek almaya giden aile fertleri arasındaydın çocuk yaşında. Ablalar ve sen. Ve komşu annen, akraban aynı zamanda. Senden başka tüm mahalle çocuklarının annesi o. Karanlıkta herkese 5er tane ekmek verilirdi. 5er ekmek alabilirdin paranla.

Şimdilerde yaşını sorduklarında biraz hoş sohbetten sonra, çocukluktan beri yediğimiz halk ekmeğinin 15 kuruş olduğu zamanları biliyorum ben cümlesini gönderiveriyorum. Hatta üzerine 1 lira 5 kuruş a 7 ekmek alınabileceğini ekleyip bazen 6 ekmek alıp kalan paraya leblebi tozu aldığımı itiraf ediyorum.

Dünya böyle bir yer işte. Dünyaya gelmek kolay olmalı diyorum yeniden . Çok kolay.
Ama gitmek mesele.

3 Mart 2019 Pazar

RUGAN AYAKKABILARA DUYULAN ÖZLEM



İlkokul 5.sınıftaydı. Okula gidip sırasına oturduğunda ufak cam şişenin o günde masanın üzerinde onu beklediğini görür, eline alır bir süre bakar, kapağını açıp kokusundan içine neler karıştırdığını anlamaya çalışırdı. Her gün ona parfüm yapan, bir gün ise en güzelini yapacağının hayalini kuran Semih de büyümüş olmalı diye düşündü şimdi. O günler Semih'in en yakın arkadaşının evinde beslediği tarantula'yı okula getirip cool davrandığı, herkesi başına topladığı günlerdi. Çabuk geçmediği sanılan, oysa çok çabuk geçen günler yani.
O zamanlar 23 Nisan kutlamalarına katılan kızın pembe kurdelalı gıcır mı gıcır ayakkabıları ondan başka kimsenin beğenisini kazanmasada, elinde kalan 3 fotoğrafta gözlerini ayakkabıdan ayıramadığını gördü. 17 yıl geçmişti. Döndü o günlere yeniden, bir kez daha ve duyduğu mutluluk o zamankiyle eşdeğer..
Büyüklerin anlattığı gibi yastığının altına saklayıp uyumasada, tören boyunca kafasını kaldırmadığı anlaşıldı ayakkabılardan. Anımsar gibi oldu.
Delil ise 3 fotoğraf..

Çise sarışın olan, gözleri mavi. Birbirlerini itekleye itekleye kavga ettiklerini hatırladı birden. Kollarındaki çizikleri annesi sorduğunda ise kavgayı söyledi. 2 katlı evleri geldi gözleri önüne. Geniş mi geniş salonları. Odaları. Koltuk takımları sehpaları. Evlerinin gözdesi çise.
Sonra 2 tane olan mavi kanepelerinin eskimişliğini hatırladı ama üzülmedi. Annesi ekmek yaptığında o kanepelerin üzerine örtü serilirdi ve ekmekler dinlenmesi için dizilirdi. Ve o zaman mavi kanepeler yeniydi. Geldiğinde hayran kalınmıştı ailecek rengine..

Hem her sabah saçlarının düzenli oluşunu kıskanırdı yalan değil. Güzelce örülmüş dümdüz sarı saçlar. Kıskanılabilir.. Eskimiş mavi kanepeler ise özlenebilir..


Sabahtan akşama kadar Karagöz Hacivat oyununa hazırlandıkları evi şimdi gitsem bulamam diye düşündü. O da başka bir arkadaşıydı. Apartmanların olduğu yerleri, oralarda oturan insanları zengin bilirdik. O ev apartman değildi sadece apartmanlara yakın idi. Evin kapısında bir araba garajı vardı ve güzel mi güzel bir arabaları.

Sonra ya bir yokuş iner eve yaklaşırdım. Ya da dolambaçlı yolu seçip beslenme çantamı mahallenin köpeği şanslıya verdiğim yoldan yürürdüm. Yavaş yavaş yürürdüm. Çünkü biraz büyüdüğüm zamanlardı. Çok değil, biraz büyüdüğüm zamanlar.
Koştuğum, düştüğüm zamanlardan kalan kabuk bağlamış diz yaraları vardı 15 yıl öncesine kadar. Yavaş yavaş yürümeyi öğrendim zamanla. Hem artık sertleşmiş kabuklarını kavlatıp kanatacak yaralara ihtiyaç yoktu. Olmasa da oluyordu. Olmayınca da oluyor.. Çünkü yara çoktu. Dizde değildi ama çoktu.
Derinden kanayan yaralar..
Nerden nereye dedim.

Plastik sandığım sert oyuncağıyla burnuma vuran çocuk canımı çok yakmıştı o zaman. Burnum kanıyor bir türlü kanama durmuyordu. Komşunun babasıyla, komşunun arabasıyla hastaneye gittiğimizde canımı yakan iğne yapmışlardı. Komşunun arabası olması değilde komşunun akşam erken gelen babaları yakmıştı bu defada canımı. Canım her şekilde çok yanmıştı anlayacağınız. Hoş anlamanızı beklemem. Ben kendimle konuştum yine geçenlerde. Bu beklenti işi bizi hâlden hâle sokan. Beklenti işi bizi yıkan, hayal kırıklığına uğratan. Yanıltan, bizi içten içe hırpalayan..

Konuştum kendi kendime dedim ya, gerek yok beklentilere.
Beklentilerle geçiyor ömür dediğin değildi hasret'in bıraktığı dizeler. Bir insan ömrünü neye vermeliydi. Harcanıp gidiyor ömür dediğindi.
Dedim ya nerden nereye..


Sonra bir bebeği hiç bir zaman emziremeyecek olmanın hissettirdiği duygu kapladı içimi, tarifi kolay olmasa gerek. Bir bebeğin dudakları göğüslerimde süt arayamayacak. Kabullendim dedim. Hem sokaktaki tüm çocuklar benim çocuğum. Dünyadaki tüm çocuklar.

Anne gibi hissetmeninde şartları var mıydı yoksa? Bir rahme ve sancılara ve emzirmelere ve daha başka neye ihtiyaç vardı. İhtiyaç yoktu. İhtiyaç yoktu. Ben bu duyguyla geçmiş zamanlarda tanışmıştım oysa. Yeni değildi. Sadece çoğalandı. Elimde olmadan çoğalan.. Duygumu size takdim etmek isterim. Benim Duygum. Benim.

Annem üst bahçenin girdikten sonra epey aşağıda kalan kısmına soğan dikerdi. Soğanların evi gibi görünürdü diktiği yer. Sanki orta halli bir kulübenin yeri gibi olurdu orası. Kış olup kar yağdığında Barış amca öldüğünde evimizdeki büyük beyaz mumları yakmış karlar üzerine dikmiştik. Soğanların evine yani.
Sonra ellerimizde birer tane yanan mum, sen gidince güller açar gülpembe şarkısını söylemiş, çocuk olmamıza rağmen ölümün ne olduğunu bilip ağlamıştık sanki..

Sonra Ahmet abi deyip ağladık, Kazım abi dedik. Abi deyince ağlamalarımız çoğalıyordu. Nedendir bilinmez. Ağlamalarımız çoğalıyordu.

Gözyaşından güç alınıyordu. Gözyaşı direnci artırıyordu. Toprağa verilen can suyu gibi.

GÖZLERİ BEGONVİL

Zamanı var diyordu. Zamanı..

Bunu bir başkası söylediğinde sinir küpü olup ortalığı birbirine katmışlığım, insanları umarsızca kırmışlığım, aniden yükseldiğim çok olmuştu. O an öyle olmadı. Kendimi eleştirdiğimde tek bir seçenek sunan insanlar gibi davranmıyor, hem eleştirimi haklı buluyor hem de mantıklı gerekçeleriyle, esprili cümleleriyle yüreğimde bir yere dokunuyordu. Bir gülüş bir insanın sokağını şenlendirebilir. Kaldırımda betonun bir boşluğundan yer bularak fırlayan ve insanlara kendini gösteren bir çiçek görüyoruz da içimiz seviniyor ya. Sonra sanıyoruz mahallemiz komple çiçek olmuş. Devamında sanki insanların gözlerini çiçek gibi görüyoruz. Sanki mavi, yeşil, siyah, kahverengi, ela gözler gitmiş yerine kolyoz, çuha, kaktüs, menekşe, karanfil gelmiş. İnsanların gözleri çiçek. İnsanların gözlerinin çiçek olduğu bir sokak çizmeye çalıştım resim defterime. Neler yapıyorsun sorusuna çiziyorum diyemedim bir süre daha. Yazıyorum demek bile ne kadar çok zamanımı almıştı oysa. Kolay olmayan şeyler kırılganlık doğuruyor. Kırılgan oluveriyor insan. İçimi açtım sana diyor ya şairlerin hası. Kırılgan olunca da iç kolay açılamıyor..

Begonviller demeyi unuttum. Ahh! Koca bir ah hemde. Begonvil gözlü genç. İsmini böyle bilin istedim. Sanat ve şiir yönün var bu konuda ihmalkar olma demeye getirdi bence kurduğu cümle ile. Yani üzerine git. Yani mutlaka yap..
O zaman bir söz de sana verelim begonvil gözlü genç. Bir söz de sana. Konuşman konuşma, dinlemen ise dinleme. İnsan böyle konuşmalı, böyle dinlemeli dedi iç ses. Vakitlice olmalı her biri. Bende onu dinledim. Eksiktim ona rağmen bunun endişesini taşımadan, tedirginlik duymadan dinledim. Kelimeleri duymak kıymetli, kelimelerin hangi manalar taşıdığını o esnada 10 saniye kadar düşünüp kavramak ise kıymetin özü.

Başıma gelenlerin özetini anlattıktan sonra derin bir nefes aldım. Ne kadar rahattım, bunun şimdi farkına vardım. İçim şenlenmişti çünkü bir çok duygu bulaşıcıdır bunu biri muhakkak söylemişti. Malatya ve Sivas'ı konuştuk. 3 temmuz u 4 temmuz a bağlayan gece yaptığım tren yolculuğunu birde. Aslında Şafî olan fakat Hanefi olduğunu iddia eden, kökeninde hem Ermenilik hem Kürtlük olan fakat kendini bir Türkten daha çok Türk hisseden adamın 3 Temmuz a yüklediği anlamı birde. Beni 3 Temmuz gecesi Sivas'a uğurlayışını ise en son. Sonra aklıma kraldan çok kralcı olmak sözü geldi. Paylaşmadım onunla. Ne kadar az cümle kurarsan o kadar çok onu dinleyebilirsin. Bu bir fırsat elinden kaçırma gazeteci kız dedi iç sesim. Gülümsedim. Anlamış olmalı gülümsedi. Çünkü ağzından çıkan her sözü yakalama isteği oluştu birden bire. Sanki tutmalıyım her bir cümleyi. Anı ölümsüzleştirmek için bir adım atmadı. Bende.. Yalnız yakın zamanda begonvil bulabilirsem eğer bir begonvil eşliğinde ona sunacağım tüm bu satırları.. Fotoğraf olmasa da neşe eksilmedi. Arttı. Arttı..

Üşüyen ellerim ısındı sonra. Bunu sormasa söyleyemezdim. 5 dakika boyunca yürüdüğüm yolda üşüdüğümüde söylemeyecektim aslında. O anlamasaydı eğer.
Söyleyeceklerim, söylemeyeceklerim.. Derken.
Hazırlıksız gelmiştim evet sorularım yoktu 6 ay aradan sonra röportaja gidiyorum diye kandıramazdım kendimi. Sorular hazır mı diye sorduğumda şehir ısındı sanki tebessümüyle..

Balık burcu olupta duygusal olmayan hüznü yediği ekmeğe katık etmeyen var mıdır? Keşke sorsaydım bir soru hakkım olsaydı da. Oturup bir gün bir taş için saatlerce ağladığımı söylediğimde incindiğini hissettim. Yanılmış olamam.

Bir taş için ağlamak. O konuya hiç girmesek mi? O sıradan bir taş değil. Zaten taşlar sıradan değil. Taşlara verdiğim değeri ise ablamın neredeyse 15 yıl geçmesine rağmen unutmadığı, yılda bir mutlaka anlattığı hikayeyi dinlerken her defasında gözlerimi kaçırıp....

Taşları sahiplenme isteğiydi o, hiç eksilmedi. Aslında hiç gitmek istemediğim bir yerdi, fakat kırmızı kapaklı ansiklopedileri vardı salonlarındaki vitrinin üst kısmında. Onları elime aldığımda içten içe sevinir, hepsini okuyabilir miyim diye düşünürdüm. Bana imrendiklerini, beni çocuklarına örnek gösterdiklerini hissederdim. Duyardım ama umursamazdım. O kırmızı kapaklara dokunmak ellerime iyi geliyordu evet.
Hayal gücümün sınırsız oluşu okumama, okumam ise dünya gözüyle göremeyeceğim yerlere gitmeme yardımcı oluyordu. Yolumu açıyordu yani bir nevi.
O evin arka bahçesi diye başlamalı cümle. Öğrenilmişlikler, alışıla gelen budur değil mi? Fakat öyle değildi evin otoparkında çok taş vardı. Bahçesi olmayan evin otoparkında çok taş vardı. Biri ikisi üçü derken bir sırt çantası dolusu taşı 45 dakika yürüme mesafesindeki evimize giderken ablam taşımıştı. Şimdikinden daha çok çocuktum o zamanlar. Üzerimdeki kıyafetler bile çocuk kıyafetleriydi. Redkitli tişörtü giymiş miydim acaba o yaşlarda. Ablam kızıyor ve çantada ne olduğunu soruyor belliki o da çok büyük değil o zaman. Açıp bakmadan yola devam ediyordu.. Bir taş için ağlamıştım dediğimde bu anıyı paylaşabilirdim aslında onunla. İçimi açmak zor olsa da neşesi çoğalsın diye içimi açabilirdim. İçimi açtım sana diyen şairlerin hası ne güzel mısralar bıraktı bizlere. Bunu da eklerdim.
Begonvil gözlü genç. Bana sorarsan çok yakıştı bu isim. Begonvil bulmalıyım. Aklımda.

Senin için.. Sigarayı azalt, kilo almaya çalış. Bence tüm bunların altında kendine karşı bu kadar acımasız olma da var. Ya da ben olsun istedim. Bu da olabilir.
Kendime karşı acımasız eleştiriler yapmayı oldum olası tercih ederim. Keşke bir işe yarasa. Hüznü bırakıp realist düşünebilsem. Ama dedim ya cesaretim kırılmış olmalı. Ama henüz bitmedi. Ama larım birikti yalnızca.. Bitmedi.

Zaman geçti ve kalkmak zorundaydım. Ahh bu zorunda olduğumuz için yaptığımız şeyler. Ne kadar da kötü. Bundan kötüsü de var dedim. Şimdi yapman gereken 1 buçuk saatinin nasıl geçtiğini düşünmek ve bunu asla unutmamak için ölümsüzleştirmek. Çünkü bunu öğrendim. Zihnimin oynadığı oyun bir gün herşeyi unutmama sebep olacak..
Üzerinde çok durmadım.


Duygular bulaşıcıdır. Gülüşler bulaşıcı. Sevinçli olma halleri.. Öykü dolu bir gün böylece geçti, gitti. Gitmedi..

Kaldı. Kaldı..

SAHİ NASILDI O TİRAT



Aç Yüreğini Bir Merhaba'ya..

Merhaba İlhami.

Bana, merhaba kelimesinin anlamını söylediğin zamana gittim bugün, bir konçerto eşliğinde. Tahmin edersin hemen. Bana yabancı olmayışından olsa gerek. Neyse, konudan sapmamalıyım. (Konçertoyu dinleriz bir gün yeniden)

Bildiğin gibi, ucu açık, yarım kalmış cümlelerle doluyum oldum olası. Bunu bildiğinden eminim yinede hatırlatma olsun.
Aklımda ya da içimde biriken her ne ise onu bir an önce aktarma, aktarabilme telaşından oluyor yarım kalmalarım. Bu telaş hiç mi eksilmez? Eksilmez diyenler azınlık değil. Sevindim sonra..

Merhabaya dönelim mi? Dönsek iyice olur.

Merhaba ji tera. Merhaba sana. Evet benden sana bir kötülük gelmez. Kurduğun cümle birebir buydu yanılmam. Hafizamın zayıf olduğunu, bir gün herşeyi unutacağımı düşünsende sen çoğu zaman. Olsun. Unutmadığımı gör diye belki de tüm çabam. Benden sana bir kötülük gelmez. (Kelime anlamı)
Gelmeyecek. Çünkü sana içimdekileri gösteriyorum bir merhaba ile.
'Benden sana bir kötülük gelmez'

Sabahın erken saatinde eline aldığında uçurtma malzemelerini, ilk kez insanları reddedip, (Bunu yapman senin için kolay olmadı sanıyorum.) kendini adadığında adeta, bu anı unutamam diyordum. (Unutamam)
Hayalini kurduğun, hayaline eşlik ettiğim uçurtma için onca yol yürüyüşümüzüde. Uçurtmanın ipini salışımızı, salışımızı, salışımızı..
İnciyle Barışı hatırlayıp uçurtmanın ipini bırakmadan sımsıkı kenetlenip ağlayışımızıda.

Benim düşlerimde her daim kendine yer bulan Jümrah, hani bildiğimiz kız çocuğu. Kulaklarında ipten küpe takılı, çilli yanakları sert rüzgarların etkisi ile kırmızı ve çatlak, yüzü çoğu zaman solgun ve de bir deri bir kemik. Her gördüğü ablanın gözlerinden önce kulaklarına bakan kız bu. 4 yıl önce ayrıldığımız şehirde bıraktık onu. Renkli uçurtmalar onunda düşlerinde yer bulurdu kendine. Adım gibi biliyorum. Alibabada dağların hemen önünde dururduk. Akan suyun kenarından eliyle dağları gösterir, ne kadar yüksek olduğunu söyler, hemen arkasına ilk burada uçuralım, önce dağları aşsın göğe ulaşsın uçurtmamız derdi. Oradaki ağaçlar ve akan su hala duruyor mu merak ederim ara ara. Alan epeyce genişti, soluğumuz kesilene kadar koşmalarımız ondan. Jümrah ile ayrılmadan önce etraftaki odun parçalarını toplar, evlerinin önüne kadar taşırdık. Gece soğuk oluyor ben üşümem ama anneannem yaşlı diyen Jümrahın yaptığı fedakarlıklar yaşına göre epey fazlaydı. Zaten sonra az rastladım böyle kendinden ödün vermelere.

Bir çığlık yükseliverdi göğe. Önce kocasını boğdu sonra kendisini ani bıçak darbeleriyle delik deşik etti kadın.

Annesinin babasını boğduğu, kendisini ise defalarca kez bıçaklayarak öldürdüğü gün evde olan Jümrah, henüz 11 ine varmamışken o gece büyüdü. Ufacık koridorda biriken çokça kan birikintisinin, anneannem görmesin diye üzerini kapattığım gün büyüdüm ben cümlesini kurdu az zaman sonra..

Çocuk olamamış bir çocuktu Jümrah.. Çocuk olamamak neydi?

Ve büyüdükçe değişiyordu insan, dönüşüyordu. Değişimin bazen iyi bazen kötü olduğunu biliyorduk. Biz Jümrahı bıraktığımızda henüz büyümesine çok vakit vardı bakmayın siz ona büyük gibi davranmak zorunda kaldı yalnızca. Kendisine çok bol gelen elbiseler giymişti çocuk yaşında. Artık çocuk gibi değil büyük gibiydi. Her ne kadar üzerine yakışmasa da büyüklük elbisesi..

Geçen 4 yıl sonunda karlı yollar aşıldı. Yüksek dağları seyrede seyrede uyumuşum. Gözümü açtığımda tren Sivas istasyonundaydı.
Geldim dedim İlhami. Duyuyor musun beni?

Hani o gece, soğuk kış gecelerinden biri. Sabah olmadan en kalın sandığımız kıyafetlerimizi giyip kendimizi sokağa attığımız gün varya. Saat 4 civarıydı.
Uzunca bir yol sonunda tren istasyonuna varışımız.
Bilet alınır, tren gelirken çalınan marş hala kulaklarımda. Bunu iyiye yorma. Kim bilir belki bir gün gerçekten unutacağım herşeyi. Sonra trene bindik ve Malatya yolculuğu başladı..

Bilmediğimiz bir şehir ama yabancısı değiliz gibi aynı zamanda. İndik trenden kar yağıyor ve kırılmamış bir soğuk havada. Tanıdık bir şeyler var şehirde, görmesekte hissediyoruz çünkü. Adliye karşısında karnımızı doyururken içimden konuşuyorum. Şu sıkıntılar bitince sadece bu yemeği yemek için gelelim buraya. Öyle acıkmışım demekki. En son kaç gün önce yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım hemen. Baş dönmem geçsin diye bir şeyler ararken reçel geçmişti elime yurtta. Ve birde Yasin abinin sakince şeker atıp, yemiyorsan bari beni kırma deyip içirdiği çay. Sana kırk gün yemek vermesek aklına gelmez diyen annemi andım o dakika. En son beni aradığında hat hemen düşmemiş galiba. 10 saniye kadar sessizlik oluyor sonra çalıyor. Açtığımda telefonu gittin diye çok korktum dedi bana. Ben ne dersem diyeyim benim annem hep bu korkuyla yaşayacak nasılsa..

Cezaevi aracı göründü. İçimdeki coşkuyu tarif edebilir miyim? Küçücük camlardan bizi gören, ağız dolusu ve yüreklice gülümseyen insanlar aracın içinde. Aracın içinde kaç insan? Kaç adam, kadın, belki henüz büyümemiş kaç adam/kadın görünümlü çocuk?
Sayfalar dolusu yazılan mektuplara iliştirilen, okurken an be an  hissedilen tebessümün kaç katı görülen. Dünya gözüyle görmek gerek.
Dünya gözüyle görmek gerek..

Erk; baskıyı, gözdağını yeri geldiğinde (çoğunlukla, hatta hep) şiddeti anımsatır bir çoğumuza. Yanılmadığımızı gördük defalarca. Gördük ama bir de gururluyuz, öfkeliyiz, birikmişiz. Delicesine bir cesarette var aynı zamanda. Böyle içimizi deşseler kör olmayan bıçaklarla çıkarıp alamayacaklar. Vermeyeceğiz. Öylesine fazla. Eksilmesi ihtimalinden korkuyoruz yalnızca..

Korkuyorduk. Belki de korkuyordum. Ama dedim ya cesurdum. Delirmiştim zannedersem, korkumun üstüne üstüne gittim. Kendimi mahkeme salonunda buldum. Kulağıma eğilip 6 uğurlu sayım dedi İlhami.
Şiştttttt sessizlik.

Derken başlamak üzere, başladı, devam ediyor, bitmeye yaklaştı, bitiyor. Bitti.
Bitti İlhami.

Merhabalaşmak önemli ve merhabalaştıklarımız değerli. Hem biz çoğalıyoruz git gide. Şimdi az görünsekte kol kola girince kalabalıklaşıyoruz.

6 kişi, 6 kişi olarak kalmıyor hiç bir zaman.
-Bilsem eksilecek, zaman o dar salondayken dursun isterdim dedim.
-Orada tutsaklardı dedi.
-Sustum.
6 kişi 5 oldu. Timuçin gitti. Biz orada kalakaldık. Uğurlu sayısı hala 6.
-Ölümünü kabullenemediğim bir insan o. Babasının gömleğini de unutamadım dedim.
Ne acı. Tüm bunları konuştuğumda ben, insanların duymalarını istiyorum cümlelerin içindeki yakarışları. Çığlıkları. Çok acı.

Acımalarını istemedim. Acımak iyi değildi. Ölen çocuklara, gençlere, gömleği yırtık kamburu çıkmış amcalara acınmazki.

İlhami Pia dinletti dönüş yolunda bana.
-Ben Kairos dedim. İlhami Pia.
-Ben Ekim dedim. İlhami Denizli.
-İkimiz birden 'Sevgi Duvarı'

Çöp konteynırlarının içinde çocuklar var dedik. Yineledik..

Hüznü az terkedip hoş sohbetli gürcü arkadaşları ziyaret ederdik. Hem onlar bize acımıyorlar. Acımak iyi değildi. Direnenlere duydukları hayranlığı anlatırlardı her fırsatta. Sonra içimin neşesi Kazım abiyi göremedim söyleyemedim halklar ölüyor kardeş olamadan diye.
Metin'e duyulan özlemi en iyi hangi dilde anlatabilirdim. Ahmet abinin şarkıları dağlara. Dağlar karla kaplandı. Katırların kanıyla çocukların kanı birbirine karıştı Ahmet abi. Şarkıların dağlara.

Diyarbakır otobüsünün ardından tanımadığımız insanlara el salladık. Evin hemen girişinde küçük pencerenin altındaki yere konulan kömür torbaları ve hemen yanında özenle dizilmiş odun parçalarını hatırladık. Kanlı karları hatırlayıp ısınmaya utandık.

Elimize nereden geçtiğini bilmediğiniz kıymetlilerimizdi onlar. Ansiklopedilerimiz kırmızı kaplamalı ya da lacivert.
Aklımızda geçmişten kalan her ne var ise birer birer andık..
Önce sık sık zaman geçtikçe ara ara yapar olduk bunu. Gidenleri (Kişiyle sınırlı değil bir eşya bir duygu olabilir) yad edip, gelenleri karşılamak gibi bir şeydi. Sadece kendi hayatımızda, alıştığımız için uyguladığımız ritüel haline geldi elimizde olmadan.

Malatya orda kaldı. İçimizde.. Sivas başka yerde. Denizli ise çok uzakta.

Biz neredeydik peki? Tren garlarında, gürültülü otogarlarda. Sabaha karşı ise sessiz. Yalnız ve yalnız kimlik soran polislerin olduğu sessiz otogarlar..

Evet, hayır..
Evet. Yine boş ve yine loş odalarda.

İtü'nün yukardan hiç bitmeyecek gibi görünen merdivenlerini konuştuk. Hiç görmediğimiz Adalar'ı. Parkları, köprüleri, meydanları. Karanlık sokakları, kimsesiz çocukları. Bitmedi, bitmeyecek dedi İlhami. Şimdi ona anlattığımda neden bunca zaman anlatmadın diye içerlediği bir şeyden bahsedeceğim. Çok etkilenmiş olmalı.
Yaşayan da etkilenmişti o akşam.

Bir evdeyiz. O dakika, kimsenin sigara içmediği bir salon koydum oturduğumuz yerin adını..
Anadilini annesinden duymadığı için bilmeyen kız, duvarda yazan yazıyı anlamıyor, cebinden çıkardığı sigarasını yakıyor. Ve orada bulunanların neden güldüklerine bir anlam veremiyor o esnada. Arkadaşları duvarda yazan yazıyı çeviriyorlar resmi dile.

Burada sigara içebilirsiniz. Eğer gönlünüzden geçen tutarı kutuya atarsanız.
Para kutuya atılır. Sigarada olayın şokuyla söndürülür. Hüznü dağıttık gibi oldu. Güldük bolca. İyice oldu..

Bir kadın konuşuyor sonra. Hepimiz etrafında oturuyoruz. Kadının ağzından çıkan sözcükleri kaçırmamak için gözlerimi ayırmıyorum. Kaç dakika konuştu hatırlamıyorum.
-Bir ara bana bakıp Türkçe anlatayım mı diye soruyor. Hemen hayır deyip devam edin diyorum.
Anlıyor muyum?
Bilmiyorum. Ama hiç susmasın istediğime eminim. Herkes ona Daye diyor. Kendi kendime soruyorum. Nasıl herkesin annesi oluyor? Bu kadar çok insanın nasıl annesi olabiliyor?

Herkesin annesi, daye.
Benimde..


DÜŞÜNMENİN BİZDEN GÖTÜRDÜKLERİ


Bilsek gidenleri, bizden götürülenleri elimizde olsa yani yine sakin kalır mıydık? Eksilenlerin yerinde kalan boşluğu ne ile dolduracağımızı düşünüp üstüne bir de bunu düşünüp yeni yolculuklara kahramanlar mı yaratırdık farkında bile olmadan.. Üstelik sezgilerimiz kapalı. Düşünürken yitip giden sezgilerimiz. Bir baktık sezgilerimizi de uğurlamışız. Oysa en çok bunun yokluğu hissedilecek. Sorunun cevabı, sakin kalmazdık. Kalamazdık. Üzerimize çökmüş olan, kılımızı kıpırdatmamıza engel olan uyuşmuşluk hali olmasa deyim yerindeyse kılı kırk yarar çırpınırdık, tırnaklarımızı geçirirdik izin vermezdik bu gidişlere, zamanla mücadele eder kanlı bıçaklı olurduk gerekirse. Sonra engel olmaya çalışırdık götürmeye çalıştıklarına sıkı sıkıya tutunup. Ne fayda belki de sonuç değişmezdi. Yalnız o yolda kanat çırpmak bile ne büyük bir anlam ifade ederdi. Belki büyükce bir taş çıkardı yolumuza, kaldırırdık onu da. Derken taşlardan bağımsız bir yazı kaleme alınamayacak dedim. Emek ve ekmek kadar kutsaldı neticede. Bir sokak köpeği olarak dünyaya gelmek ne anlamlı bir varoluş örneği. Ya da şekilsiz bir taş olarak. Elinden bir şey gelmesi mümkünken bunu başaramamış olmak zayıflık örneğidir. Uyuşmuşluk hali budur. Elinden gelmeyecek olan bile yeri geldiğinde mümkün kılınıyorken birde. Biz düşüne duralım. Bizden gidenleri yarattık hem, yolculuğa hazırladık ardından. İçinde bulunulan atmosfer uygun. Daha ne olsun. Zaman her salise bizden daha çok yakın bize. Hislerimiz derin bir uykudayken gelip sessizce alacak almak istediği ne varsa. Belki bir zaman sonra farkına varıp bir soru sormaya mecalimiz olursa eğer bizde sessizliği bozmadan vedaya uygun bir seromoni gerçekleştirir izlemekle yetiniriz. Soru sormakta neymiş? Yola çıkmış yolu yarılamış gidenleri geri mi getirecek hem. Yine de denemek mi? İçinden konuşmayı, düşünmeyi bırakmadığın sürece kayıp vermeye devam edeceksin dedi dış ses. Dış sesle tanışıklığımız yenidir. Al başına ikinci bir belayı. İnce mavi bir sızı gibi devam eden kusursuz ezgisi ile farklı kültürün bu topraklarda bulduğu karşılık olan şarkıyı dinlerken kurulan düşler gerçekleştiği vakit, başka bir ülkede olacak düşleri gerçekleşsin isteyen iki kız kardeş. Kızkardeşin düş kurdukları sırada söylediği cümle bir dağ başı yalnızlığı bize yarayacak olan. Büyük Adam Küçük Aşk ta Rıfat amcanın çıktığı yokuşa benzer bir yokuş düşte yerini bulan. Öyle kederli, öyle dertli.
Kız kardeşlerden biri kimse olmasa da olur dedi. Bir korkuluk olsa kâfi. Hemen yanı başında. Yalnızlık bazen korkutucu olabilir dediği için bu fikri sundu hemen. En yakın arkadaşı korkuluk olur hem. İnanır her söylediğine, susar susar susar. En yakın arkadaşı korkuluk. İsminin hemencecik çağrıştırdığı anlam ise malum. İnsandan korkmak gerek. Yalnızlık değil insancık korkutucu. Baksanıza doğadaki binbir canlı korkuluk gördüğü bahçelere bağlara uğramaz bile. Havanın kararmasına henüz vakit var iken korkulukla yakın arkadaş olundu. Beyaz bir mum yaktım keyfini çıkaramadan rüzgar söndürdü. Sönmemiş gibi yaptım. Büyükler eksik dua derlerdi buna, hemen anımsadım. Benimki düşlerin yarım kalmışlığı. Şuan yaşadığım anı oysa bir dağ başı yalnızlığında yaşayacaktım. Ya Semsur'da Nemruda karşı ya da Ermenistan'dan Ararat ı seyreder iken.
Zamanın alıp götürdüğü anlaşıldı eksik dediğim parçaları..
Getirir miydi getirmişliği var mıydı peki?