16 Aralık 2019 Pazartesi

Düş Değil, Yolculuk

aslında önce evleri sevmeye giderdi sesin
caddeleri sokak gibi sevmeye giderdi sesin
giderdin! ödü kopardı bütün eşyanın

sonra kuyu kuyu dolaştığım mahcup sular söyledi
yüzünüze güller
üzgün evler bozuk rüyalar
aslında bana herkesin uzağı var dendi
herkesin uzak adında bir masalı
inandım
dedim mutlaka masaldır bazıları..

Kış Kahrı Seyyidhan Kömürcü

Sana senden başka kimse yardım edemez. Sen istesen de edemez, sen kadar.

Bir kitaptan alıntı değil bu satırlar. Ya da  bir yazarın vakti zamanında gönlünden mürekkebine dökülenler. Değil.

Şöyle bir okuyunca bunu da bilmeyen var mıymış diyebilirsiniz. Öyle tabi muhakkak, kim bilmez ki. Çokta zor bir anekdot gibi durmuyor. Lakin söylerken daha da kolay sanıyoruz biz. Teoride bir çok şey kolaydır değil mi?
Pratikte ise..

Şimdi kendime yardım etmek için, evet yalnızca bunun için bir yolculuğa çıkacağım..

Henüz dünyaya gelmemiştim, babam ve kardeşleri büyükçe bahçesi olan o evde yaşarlarken. Benden önceki torunlar evi tasvir ediyorlar, anılarını anlatıyorlardı. Büyük kuzenler, bir de ablalarım. Dinleye dinleye ezberlemiş olacağım. Büyüklerin söyledikleri bu. Ezberim hiç iyi olmadı, ne yazık ki yanılıyorlar. Bir tasvir de benden geldi hemen. Ufak bir havuz var bahçede ve evin etrafı üzerinden zıplayabileceğimiz yükseklikte duvarlarla çevrili. Bahçede bir de küçük kuzu. Öyle yaşar gibi anlatıyorum, sanki o havuza girmişim biraz önce, o kuzuyu sevmişim, duvarların üzerinde zıplamışım bir oraya bir buraya. Düşmüşüm bile duvardan soyulmuş dirseklerim, dizlerim. Herkes inanmadı tabi, bir kaçı sorguladı yalnızca. Kuşku düştü bir kere içlerine. Doğum tarihimden o evi hiç görmediğim anlaşıldı sonra. Öyle görmüş, öyle yaşamış gibi anlatmışım ki hala gözlerimin önünde ev. Sanki hala o bahçedeyim ben. Bir de içlerine şüphe sokuyorum her o ev konuşulduğu vakit. Nasıl seviniyorum işte tam da o an görün beni.

İçine hiç doğmadığım o eve duyduğum özlemi de alıp yanıma yolculuğa devam ediyorum. Kendime yardım edebilmek için yalnızca bunun için devam etmeliyim. Oysa kim inkar edebilir, benim o evin bahçesinde, elmas sandığım avizenin kırılmış parçalarıyla oyunlar oynadığımı. Hatta onları parlatıp kırmızı kazağımın koluyla,  kıymetli bir hazine gibi saklayışımı. Kim inkar edebilir.

Yağmurların şiddetli yağdığı bir zamandı. Ben evin bahçesinde elmas taşlarla oynardım. Çamurlar ve avizenin parçaları. Yağmurlar, çamurlar ve elmaslarımdı benim o parçalar. Çamura bulanırlardı ona rağmen eksilmezdi değerleri. Korkunç yağmur, korkunç kar vardı. Romantik gelmiyordu demek ki. Yoksa neden korkunç diyeyim. Niye korkayım. Şimdilerde kar da yağmur da sevindiriyor pek çok insanı. Şimdi bu yolculukta yağan yağmurun perişanlığı da beraberinde getirdiğini, karın ise dayanılmaz 4 ay süren çilesini anlatmayacağım. Ülkemin bir yerlerinde hala yaşanan olayları ben 28 yıl önce yaşadım demek hicap duymama sebep olur yalnızca. Yolculuğumda anlamını yitirir böylece. Bunu yapmamalıyım. Kendime yardım etmek için çıktığım bu yolculukta buna yer yok.

Kendime ne yapsam da yardım edemiyordum. Edemedim. Bir insandan gelmesi muhtemel zararı kendime yine hep kendim veriyordum. Verdim. Hiç değişmeyendi bu.
Yolculuğum tamamlanmadan sona eriyordu. Erdi. Hep mi mutsuz bitiyordu yolculuklar, anlatılmayan masallar gibi. Anlatılsa mutlu bitecek masallar.  Dinlemediğim masallar, çıkmadığım yolculuklar, yolun yarısından döndüğüm yollar.
Yolculuğumun bir yanından tutmak istedim. Bir ucundan. Çare olabileceğini düşünüp, tutup kaldırıp istediğim yere koyabilirim sandım. Tamamlanmış sayabilirdim gibi. Yavru kumru bir iki kanat çırpma da süzülmüştü göğe. Kırık kiremitlerin üzerinde bir iki defa zıplamasını da mazur görelim. O kusur dahi değil.

Benim kanatlarım yok muydu? Kendini kuş sanan bir sürüngen miydim yoksa? Bunca yuvayı terk etme isteği, kanat çırpma çabaları boşuna mıydı dersiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder