3 Mart 2019 Pazar

SAHİ NASILDI O TİRAT



Aç Yüreğini Bir Merhaba'ya..

Merhaba İlhami.

Bana, merhaba kelimesinin anlamını söylediğin zamana gittim bugün, bir konçerto eşliğinde. Tahmin edersin hemen. Bana yabancı olmayışından olsa gerek. Neyse, konudan sapmamalıyım. (Konçertoyu dinleriz bir gün yeniden)

Bildiğin gibi, ucu açık, yarım kalmış cümlelerle doluyum oldum olası. Bunu bildiğinden eminim yinede hatırlatma olsun.
Aklımda ya da içimde biriken her ne ise onu bir an önce aktarma, aktarabilme telaşından oluyor yarım kalmalarım. Bu telaş hiç mi eksilmez? Eksilmez diyenler azınlık değil. Sevindim sonra..

Merhabaya dönelim mi? Dönsek iyice olur.

Merhaba ji tera. Merhaba sana. Evet benden sana bir kötülük gelmez. Kurduğun cümle birebir buydu yanılmam. Hafizamın zayıf olduğunu, bir gün herşeyi unutacağımı düşünsende sen çoğu zaman. Olsun. Unutmadığımı gör diye belki de tüm çabam. Benden sana bir kötülük gelmez. (Kelime anlamı)
Gelmeyecek. Çünkü sana içimdekileri gösteriyorum bir merhaba ile.
'Benden sana bir kötülük gelmez'

Sabahın erken saatinde eline aldığında uçurtma malzemelerini, ilk kez insanları reddedip, (Bunu yapman senin için kolay olmadı sanıyorum.) kendini adadığında adeta, bu anı unutamam diyordum. (Unutamam)
Hayalini kurduğun, hayaline eşlik ettiğim uçurtma için onca yol yürüyüşümüzüde. Uçurtmanın ipini salışımızı, salışımızı, salışımızı..
İnciyle Barışı hatırlayıp uçurtmanın ipini bırakmadan sımsıkı kenetlenip ağlayışımızıda.

Benim düşlerimde her daim kendine yer bulan Jümrah, hani bildiğimiz kız çocuğu. Kulaklarında ipten küpe takılı, çilli yanakları sert rüzgarların etkisi ile kırmızı ve çatlak, yüzü çoğu zaman solgun ve de bir deri bir kemik. Her gördüğü ablanın gözlerinden önce kulaklarına bakan kız bu. 4 yıl önce ayrıldığımız şehirde bıraktık onu. Renkli uçurtmalar onunda düşlerinde yer bulurdu kendine. Adım gibi biliyorum. Alibabada dağların hemen önünde dururduk. Akan suyun kenarından eliyle dağları gösterir, ne kadar yüksek olduğunu söyler, hemen arkasına ilk burada uçuralım, önce dağları aşsın göğe ulaşsın uçurtmamız derdi. Oradaki ağaçlar ve akan su hala duruyor mu merak ederim ara ara. Alan epeyce genişti, soluğumuz kesilene kadar koşmalarımız ondan. Jümrah ile ayrılmadan önce etraftaki odun parçalarını toplar, evlerinin önüne kadar taşırdık. Gece soğuk oluyor ben üşümem ama anneannem yaşlı diyen Jümrahın yaptığı fedakarlıklar yaşına göre epey fazlaydı. Zaten sonra az rastladım böyle kendinden ödün vermelere.

Bir çığlık yükseliverdi göğe. Önce kocasını boğdu sonra kendisini ani bıçak darbeleriyle delik deşik etti kadın.

Annesinin babasını boğduğu, kendisini ise defalarca kez bıçaklayarak öldürdüğü gün evde olan Jümrah, henüz 11 ine varmamışken o gece büyüdü. Ufacık koridorda biriken çokça kan birikintisinin, anneannem görmesin diye üzerini kapattığım gün büyüdüm ben cümlesini kurdu az zaman sonra..

Çocuk olamamış bir çocuktu Jümrah.. Çocuk olamamak neydi?

Ve büyüdükçe değişiyordu insan, dönüşüyordu. Değişimin bazen iyi bazen kötü olduğunu biliyorduk. Biz Jümrahı bıraktığımızda henüz büyümesine çok vakit vardı bakmayın siz ona büyük gibi davranmak zorunda kaldı yalnızca. Kendisine çok bol gelen elbiseler giymişti çocuk yaşında. Artık çocuk gibi değil büyük gibiydi. Her ne kadar üzerine yakışmasa da büyüklük elbisesi..

Geçen 4 yıl sonunda karlı yollar aşıldı. Yüksek dağları seyrede seyrede uyumuşum. Gözümü açtığımda tren Sivas istasyonundaydı.
Geldim dedim İlhami. Duyuyor musun beni?

Hani o gece, soğuk kış gecelerinden biri. Sabah olmadan en kalın sandığımız kıyafetlerimizi giyip kendimizi sokağa attığımız gün varya. Saat 4 civarıydı.
Uzunca bir yol sonunda tren istasyonuna varışımız.
Bilet alınır, tren gelirken çalınan marş hala kulaklarımda. Bunu iyiye yorma. Kim bilir belki bir gün gerçekten unutacağım herşeyi. Sonra trene bindik ve Malatya yolculuğu başladı..

Bilmediğimiz bir şehir ama yabancısı değiliz gibi aynı zamanda. İndik trenden kar yağıyor ve kırılmamış bir soğuk havada. Tanıdık bir şeyler var şehirde, görmesekte hissediyoruz çünkü. Adliye karşısında karnımızı doyururken içimden konuşuyorum. Şu sıkıntılar bitince sadece bu yemeği yemek için gelelim buraya. Öyle acıkmışım demekki. En son kaç gün önce yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım hemen. Baş dönmem geçsin diye bir şeyler ararken reçel geçmişti elime yurtta. Ve birde Yasin abinin sakince şeker atıp, yemiyorsan bari beni kırma deyip içirdiği çay. Sana kırk gün yemek vermesek aklına gelmez diyen annemi andım o dakika. En son beni aradığında hat hemen düşmemiş galiba. 10 saniye kadar sessizlik oluyor sonra çalıyor. Açtığımda telefonu gittin diye çok korktum dedi bana. Ben ne dersem diyeyim benim annem hep bu korkuyla yaşayacak nasılsa..

Cezaevi aracı göründü. İçimdeki coşkuyu tarif edebilir miyim? Küçücük camlardan bizi gören, ağız dolusu ve yüreklice gülümseyen insanlar aracın içinde. Aracın içinde kaç insan? Kaç adam, kadın, belki henüz büyümemiş kaç adam/kadın görünümlü çocuk?
Sayfalar dolusu yazılan mektuplara iliştirilen, okurken an be an  hissedilen tebessümün kaç katı görülen. Dünya gözüyle görmek gerek.
Dünya gözüyle görmek gerek..

Erk; baskıyı, gözdağını yeri geldiğinde (çoğunlukla, hatta hep) şiddeti anımsatır bir çoğumuza. Yanılmadığımızı gördük defalarca. Gördük ama bir de gururluyuz, öfkeliyiz, birikmişiz. Delicesine bir cesarette var aynı zamanda. Böyle içimizi deşseler kör olmayan bıçaklarla çıkarıp alamayacaklar. Vermeyeceğiz. Öylesine fazla. Eksilmesi ihtimalinden korkuyoruz yalnızca..

Korkuyorduk. Belki de korkuyordum. Ama dedim ya cesurdum. Delirmiştim zannedersem, korkumun üstüne üstüne gittim. Kendimi mahkeme salonunda buldum. Kulağıma eğilip 6 uğurlu sayım dedi İlhami.
Şiştttttt sessizlik.

Derken başlamak üzere, başladı, devam ediyor, bitmeye yaklaştı, bitiyor. Bitti.
Bitti İlhami.

Merhabalaşmak önemli ve merhabalaştıklarımız değerli. Hem biz çoğalıyoruz git gide. Şimdi az görünsekte kol kola girince kalabalıklaşıyoruz.

6 kişi, 6 kişi olarak kalmıyor hiç bir zaman.
-Bilsem eksilecek, zaman o dar salondayken dursun isterdim dedim.
-Orada tutsaklardı dedi.
-Sustum.
6 kişi 5 oldu. Timuçin gitti. Biz orada kalakaldık. Uğurlu sayısı hala 6.
-Ölümünü kabullenemediğim bir insan o. Babasının gömleğini de unutamadım dedim.
Ne acı. Tüm bunları konuştuğumda ben, insanların duymalarını istiyorum cümlelerin içindeki yakarışları. Çığlıkları. Çok acı.

Acımalarını istemedim. Acımak iyi değildi. Ölen çocuklara, gençlere, gömleği yırtık kamburu çıkmış amcalara acınmazki.

İlhami Pia dinletti dönüş yolunda bana.
-Ben Kairos dedim. İlhami Pia.
-Ben Ekim dedim. İlhami Denizli.
-İkimiz birden 'Sevgi Duvarı'

Çöp konteynırlarının içinde çocuklar var dedik. Yineledik..

Hüznü az terkedip hoş sohbetli gürcü arkadaşları ziyaret ederdik. Hem onlar bize acımıyorlar. Acımak iyi değildi. Direnenlere duydukları hayranlığı anlatırlardı her fırsatta. Sonra içimin neşesi Kazım abiyi göremedim söyleyemedim halklar ölüyor kardeş olamadan diye.
Metin'e duyulan özlemi en iyi hangi dilde anlatabilirdim. Ahmet abinin şarkıları dağlara. Dağlar karla kaplandı. Katırların kanıyla çocukların kanı birbirine karıştı Ahmet abi. Şarkıların dağlara.

Diyarbakır otobüsünün ardından tanımadığımız insanlara el salladık. Evin hemen girişinde küçük pencerenin altındaki yere konulan kömür torbaları ve hemen yanında özenle dizilmiş odun parçalarını hatırladık. Kanlı karları hatırlayıp ısınmaya utandık.

Elimize nereden geçtiğini bilmediğiniz kıymetlilerimizdi onlar. Ansiklopedilerimiz kırmızı kaplamalı ya da lacivert.
Aklımızda geçmişten kalan her ne var ise birer birer andık..
Önce sık sık zaman geçtikçe ara ara yapar olduk bunu. Gidenleri (Kişiyle sınırlı değil bir eşya bir duygu olabilir) yad edip, gelenleri karşılamak gibi bir şeydi. Sadece kendi hayatımızda, alıştığımız için uyguladığımız ritüel haline geldi elimizde olmadan.

Malatya orda kaldı. İçimizde.. Sivas başka yerde. Denizli ise çok uzakta.

Biz neredeydik peki? Tren garlarında, gürültülü otogarlarda. Sabaha karşı ise sessiz. Yalnız ve yalnız kimlik soran polislerin olduğu sessiz otogarlar..

Evet, hayır..
Evet. Yine boş ve yine loş odalarda.

İtü'nün yukardan hiç bitmeyecek gibi görünen merdivenlerini konuştuk. Hiç görmediğimiz Adalar'ı. Parkları, köprüleri, meydanları. Karanlık sokakları, kimsesiz çocukları. Bitmedi, bitmeyecek dedi İlhami. Şimdi ona anlattığımda neden bunca zaman anlatmadın diye içerlediği bir şeyden bahsedeceğim. Çok etkilenmiş olmalı.
Yaşayan da etkilenmişti o akşam.

Bir evdeyiz. O dakika, kimsenin sigara içmediği bir salon koydum oturduğumuz yerin adını..
Anadilini annesinden duymadığı için bilmeyen kız, duvarda yazan yazıyı anlamıyor, cebinden çıkardığı sigarasını yakıyor. Ve orada bulunanların neden güldüklerine bir anlam veremiyor o esnada. Arkadaşları duvarda yazan yazıyı çeviriyorlar resmi dile.

Burada sigara içebilirsiniz. Eğer gönlünüzden geçen tutarı kutuya atarsanız.
Para kutuya atılır. Sigarada olayın şokuyla söndürülür. Hüznü dağıttık gibi oldu. Güldük bolca. İyice oldu..

Bir kadın konuşuyor sonra. Hepimiz etrafında oturuyoruz. Kadının ağzından çıkan sözcükleri kaçırmamak için gözlerimi ayırmıyorum. Kaç dakika konuştu hatırlamıyorum.
-Bir ara bana bakıp Türkçe anlatayım mı diye soruyor. Hemen hayır deyip devam edin diyorum.
Anlıyor muyum?
Bilmiyorum. Ama hiç susmasın istediğime eminim. Herkes ona Daye diyor. Kendi kendime soruyorum. Nasıl herkesin annesi oluyor? Bu kadar çok insanın nasıl annesi olabiliyor?

Herkesin annesi, daye.
Benimde..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder